12 Temmuz 2015 Pazar

KÜRT TOPLUMSALINDA BİR DEĞİŞİM DİNAMİĞİ OLARAK KÜRT MEDYASI

KÜRT TOPLUMSALINDA BİR DEĞİŞİM DİNAMİĞİ OLARAK
KÜRT MEDYASI[1]
                                                                                                          
                                                                               
                                                                 “Özgür Gündemi okumak, silah taşımaktan                                    
                                                               daha ağır bir cezaya tabi olmaktır.”[2]                                   
    
Giriş
Türkiye’nin son otuz yılı boyunca yaşanan ve sürmekte olan düşük yoğunluklu savaş ve bunun sonuçları üzerinden bir okuma yapıldığında görsel ve yazılı medyanın meseleye bakış ve meseleyi topluma yansıtma biçimleri üzerinden, devletin asimilasyonist ve inkârcı bakışını destekleyen bir tutum sahibi olduğu aşikârdır. Kimi dönemlerde “apoletli medya” tabiriyle ifade olunduğu biçimiyle, savaşın sona erdirilmesi ve soruna demokratik barışçıl bir çözüm üretilmesi bağlamında Türkiye’de hâkim medya bugüne değin hep devletin yanında olmuştur. Hiç kuşku yok ki bunun, medyanın ideolojik perspektifi ile ilgili bir açıklaması olduğu kadar; medya patronlarının ve kimi medya çalışanlarının iktidar(lar) ile kurdukları girift ilişkilerle (Kejanlıoğlu, 2004) de bağı bulunmaktadır.
Buna koşut olarak özellikle 1990’lı yılların başından itibaren muhalif medya ve bunun öncülük misyonunu üstlenen Kürt medyası, devletin tüm yasaklama, sansür, kapatma uygulamalarına, kendisine dönük bombalama ve sayısız şiddet eylemlerine, çalışanlarının maruz kaldığı gözaltı, işkence, derdest edilme, kaybedilme, yargısız infazlara rağmen yürüttüğü mücadeleyi günümüze taşımış ve bir muhalif medya geleneği yaratmıştır (Gündüz, 2006).
 Kürt yazılı, görsel ve sosyal medyası önemli bir karşı ideolojik mücadele alanı olarak Kürt toplumundaki değişim dinamiklerini gözden kaçırmaksızın, Kürt sorununun taşıyıcılığını yürütmektedir. Güncel gelişmeler, politik süreçler ve devletin kuşatması altındaki Kürt halkına dair tüm argümanları kamuoyuna taşıyan ve bunları görünür kılan Kürt medyası, bu anlamda Kürt hareketinin de en önemli dönüştürücü güçlerinden birini vücuda getirmektedir. Kürt medyasının, devletin yürüttüğü özel savaşın kamuoyuna deşifre edilmesi kadar önemli bir diğer özelliği de, Kürt toplumunun değişim dinamiklerini ve toplumsal süreçleri de etkileyen bir özellik göstermesidir.
Bu çalışmada yazılı medya, görsel medya ve sosyal medya olmak üzere üç sacayağı bulunan Kürt medyasının farklılaşan toplumsal dinamikler üzerinden geçirdiği değişim süreçleri ele alınmaktadır. Aynı paralelde, Kürt halkının merkezinde yer aldığı önemli değişimlerin taşıyıcısı olarak da Kürt medyası analiz edilmeye çalışılacaktır. Kürt hareketinin ideolojik mücadele alanlarından birisi olarak gördüğü medya üzerinden, Kürt toplumuna vermeye çalıştığı ideolojik, politik ve kültürel formun tartışılmasıyla birlikte, medya-iktidar ilişkisi ve medyanın toplumsal mobilizasyon süreçlerine dâhil oluş biçimleri de ele alınabilecektir.
Çalışma, 1990’lı yıllarla birlikte giderek ivme kazanan çatışmalı süreç içinde, kendi gelişimini sürdüren ve bu uğurda oldukça fazla bedel ödeyen Kürt medyasının gerek Kürt hareketi ve gerekse Kürt halkı üzerindeki dönüştürücü rolün izini sürmektedir. Bu noktada haftalık bir gazete olarak yayına başlayan ve sonradan günlük hale gelen Özgür Gündem gazetesinin yanı sıra; farklı isimlerle yayınlanan dergiler, 1995’te uydu üzerinden yayın yapmaya başlayan televizyon kanalları, haber ajansları ve son dönemde etkinliği oldukça artan sosyal medya araçları üzerinden değerlendirme yapılmaya çalışılacaktır. Farklı ülkelerde yaşayan Kürtlerin yayınladıkları ya da Kürt hareketine mesafeli olan başkaca gruplarca yayınlananlar çalışma kapsamı içerisinde bulunmamaktadır.
Medyanın İdeolojik İşlevi
Devletin ideolojik tahakküm araçlarından biri olan medya ile ilgili yapılmış birçok çalışma bulunmaktadır. Tüm bu çalışmaların ortak yanı, devletin medya araçları üzerinden topluma hâkim kılmak istediği müesses nizamı kurmaya/korumaya ve söz konusu müesses nizama muhalif her türlü düşüncenin, hareketin, organizasyonun bertaraf edilmesini sağlamaya çalışmaktır.
Marksist kuram, maddi üretim araçlarına sahip olan sınıfın çağın düşüncelerinin üretim ve dağıtım araçlarına da sahip olacağını belirtir (Özsever, 2004: 136). İstisnasız bütün iktidarlar, kamuya hâkim kılmak istedikleri ideoloji çerçevesinde medyaya önem atfetmekte ve bu çerçevede medyayı kendi hegemonyaları altında bulundurmaya çalışmaktadır.
Marksizm’in bir yorumu olarak kabul edilen Althusser’ci ekol, devletin ideolojik aygıtlarını tartışırken medyanın önemine de vurgu yapar. Bu yaklaşıma göre okul, din, aile, medya, yasal ve siyasal sistem gibi devletin ideolojik aygıtları aracılığıyla bireylere belli toplumsal kimlikler giydirilir. İnsanlar, devletin ideolojik aygıtları üzerinden bir kimlik edinirken, aynı zamanda gerçeği de yine onlar aracılığıyla kavrarlar. Medyada haberleştirilen metinler, bu noktada önemli bir siyasal işlev görür. Metinler, sembol ve ideolojik aygıtlarca anlamlandırılarak okuyucu ve izleyicilerini çağırır (Bulut, 2005: 59). Burada ideoloji, bireyleri özneler olarak çağırır. Gündelik yaşamın maddi ritüelleri içindeki somut işlevinden dolayı, her bir birey bir özne olarak kendisinin farkına varmaktadır. Seslenilen olarak kendisini fark eden ve iletişime yanıt veren bireyler, kendilerine dair toplumsal ve aynı zamanda ideolojik inşa sürecine de dâhil olmaktadırlar (Dursun, 2001: 29). Medya araçları üzerinden çağırılan okuyucu/izleyici kitlesi nesneye dönüştürülüp, metinler tarafından yeniden kurulur/kurgulanır. Medyanın bireyleri kurması/kurgulaması, aynı zamanda iktidarın ideolojik söylem ve politikaları için toplumsal rızanın da üretilmesi sürecidir (Chomsky ve Herman, 2006).
Gramsci’nin hegemonya kuramına göre egemen sınıf sadece siyasal ve ekonomik kontrolü değil, aynı zamanda ideolojik düzeyde de kendi dünya görüşünü topluma benimsetme amacı taşır. Medya, rızanın kazanıldığı veya kaybedildiği bir ideolojik mücadele alanı olmaktadır (Özsever, 2004: 137). Bu çerçevede kitle iletişim araçları olan tüm yazılı ve görsel yayınlar da birer ideolojik mücadele unsurudur. 
Medya, ulus ötesi kapitalizmin, sermayenin, devletin olduğu kadar; sınıfsal, ulusal, cinsel karşı direniş ve mücadele alanlarından biri konumundadır. Gelişen teknolojik imkânlar ve dünyayı kuşatan bilişim ağları aynı zamanda her türlü sömürüye, savaşa, baskıya karşı direnen hareketler için de önemi gittikçe artan bir mevzi ve karşı direniş alanıdır. Bilginin toplumun tüm hücrelerine kadar yayılmasına, toplumsal dönüşümlerin ve hareketlerin daha dinamik kılınmasında medya bugün için daha vazgeçilmez araçlardan birini teşkil etmektedir. Bunun Türkiye’deki en bariz örneklerinden birisi olarak da Kürt medyasının yarattığı ve sürdürdüğü gelenek verilebilir.
Kürt Medyasının Kısa Bilançosu
Türkiye’de Kürtlerin basın serüveninin tarihsel geçmişi 20. yüzyılın başına dayanmaktadır. Yüzyıl başında Kürt aydınları veya Kürt örgütleri tarafından yayınlanan gazete ve dergiler bulunmaktadır. Cumhuriyet döneminde ise Kürtlere uygulanan inkâr ve asimilasyon politikalarının bir sonucu olarak 1960’lı yıllara kadar bu alanda kayda değer bir gelişme bulunmamaktadır. Dünyada ve Ortadoğu’da büyük değişimlerin yaşandığı 1960 sonrası dönemde Kürtler de politik örgütlenmeler kurmuş ve dergiler yayınlayarak halka ulaşmaya ve örgütlenmeye çalışmıştır. Ancak 1980 darbesi ile tüm hareketler ağır bir yenilgiye uğratılmış ve yaklaşık on yıl boyunca da bu durum kendisini devam ettirmiştir. PKK’nin silahlı gerilla mücadelesinin ivme kazanması ve darbe koşullarının görece azalması ile birlikte 1990’lı yılların başına Kürt medyası da etkinlik alanı gün geçtikçe genişleyerek yeniden filiz verir.  
Halk Gerçeği ilk haftalık gazete olarak 1990’da İstanbul’da yayınlanmaya başlanır. Bu gazetenin kapatılması sonrasında yayına geçen Özgür Halk gerçeği ise 3. Sayısından sonra aynı akıbete uğrayacaktır. Bunun ardından yayınlanan Yeni Ülke gazetesi ise birkaç yılık süre sonunda elli binlik bir tiraja ulaşacaktır.
İlk dönemler haftalık, sonrasında günlük olarak yayınlanan Azadiya Welat, Kürtçe yayınlanan bir gazete olarak çeşitli defalar kapatılmasına rağmen, isim değişiklikleriyle birlikte yayınlanmaya devam etmiş ve günümüze kadar ulaşmıştır.
Özgür Gündem gazetesi, 1992 yılında yayınlanmaya başlamış ve Kürtlerin yazılı medya araçları içinde en önemli rollerden birini üstlenmiştir. Her kapatma kararı sonrasında farklı isimlerle yayın yapmayı sürdüren Gündem, yıllar içinde özgür basın geleneğinin oluşmasında asli bir misyona sahip olmuştur. Sonraki yıllarda Özgür Ülke, Ülkede Gündem, Yeni Politika, Özgür Bakış, 2000’de Yeni Gündem, Yedinci Gündem, Yeniden Özgür Gündem, Ülkede Özgür Gündem, Toplumsal Demokrasi isimleriyle yayınlanmıştır. Bugüne kadar gazeteye sayısız dava açılmış, sayısız haber ve yazı sansüre tabi tutulmuş, sayısız kez çalışanları gözaltı ve tutuklamaya maruz kalmıştır. Özgür Ülke gazetesinin İstanbul’daki merkez binasının 4 Aralık 1994’te bombalanması sonucu bir çalışanının ölümü ve 18 kişinin de yaralanması, dönemin hafızalarda yer eden olaylarından olmuştur (Ayaz, 1997: 215). Bugüne kadar gazetenin 9 yazar-muhabiri, 19 dağıtımcısı faili meçhul saldırılar sonucunda katledilmiştir.
Benzer bir durum bu dönem boyunca çıkarılan dergiler için de söz konusudur. Özgür Halk, Genç Bakış, Özgür Kadın, Heviya Jine, Demokratik Modernite gibi dergiler de sayısız kapatma, sansür uygulaması, ceza davası, gözaltı ve işkence uygulamalarına rağmen kendilerini sürdürmeyi başarmış ve günümüze kadar ulaşmayı başarmışlardır.
Kendi alanında ilk televizyon kanalı olan Med TV, 1995’te uydu üzerinden yayın yapmaya başlamış, 1999’da Belçika tarafından kanalın kapatılması sonrasında bu kez Medya TV adıyla lisans alarak yayınlarını sürdürmüştür. 2004 yılında Fransa tarafından lisansı iptal edilince Roj TV devreye girmiş ve en sonunda geçtiğimiz yıl Danimarka’nın bu kanalı kapatması sonrasında Nuçe TV adıyla yeni bir kanal kurularak yayın yapmayı sürdürmüştür. Bunların dışında halen yayınlarını Türkçe veya Kürtçe olarak sürdüren ve farklı yayın konseptlerine sahip kanallar bulunmaktadır. MMC TV, Sterk TV, METV, Newroz TV, Mezopotamya TV Türkiye’de yaşayan Kürtlerin hedef izleyicileri oldukları kanallardır.
2002 yılında “Gerçeklerden asla taviz verilemez” sloganı ile basın dünyasına adım atan Dicle Haber Ajansı (DİHA) Türkiye ve Kürdistan’ın birçok noktasında kurduğu haber ağı ile internet üzerinden yayın yapmayı sürdürmektedir. Avrupa’da daha önceki dönemlerde kurulan Dem Ajans ve Mezopotamya Haber Ajansı (MHA) 2005’ten itibaren yerini Fırat Haber Ajansı’na (ANF) bırakmıştır.
Günümüzde yazılı ve görsel medyanın etkinlik alanlarına gittikçe nüfuz eden bir diğer araç ise hiç kuşkusuz sosyal medyadır. 2000’li yıllarla birlikte internet teknolojisinin toplumun neredeyse tamamına ulaşması sonucunda, sosyal medyanın kullanımı da önem kazanmıştır. Kürt hareketinin farklı bileşenleri de sosyal medya üzerinden etkinlik alanlarını genişletmektedir. İnternetle birlikte ulus devlet sınırlarının aşılması, bilginin sınırsız dolaşım/paylaşım olanağının doğması ve tek tek tüm kullanıcıların birer haber kaynağı olabilmesi, sosyal medyanın sahip olduğu başlıca avantajlardır. Kürtler de internet üzerinden yayın yapan haber siteleri, sosyal paylaşım siteleri ve tüm diğer sosyal medya biçimleri üzerinden bilgi/haber dolaşımını gerçekleştirmektedir (Aykol, 2008 ve Toplum ve Kuram, 2010: 159-167).
Kürt Medyası ve Toplumsal Dönüşüm
Medya, toplumsal dönüşüm süreçlerinin başat aktörlerinden biridir. Medyada üretilen ve kamuoyuna sunulan bilgi/haberler, toplumsal süreçlere dair kanıların oluşmasında, tutum ve tepkilerin belirlemesinde önemli bir işlev görürler. En yalın bir ifadeyle belirtmek gerekirse; medya politiktir. İçeriği iyi, kötü ya da her ikisinin bileşimi de olsa medya, herhangi bir toplum için politik bir problem arz eder ve bu kaçınılmazdır. Başka bir deyişle; medyayla ilgili ilk sorun onun içeriğini temel alır; ikincisi ve daha kapsamlısı, medyanın içeriğini üreten yapıyla ilgilidir (McChesney, 2006: 15). Kürt medyasının tarihsel izleğine bakıldığında, üretilen bilgi/haberlerin hedef kitlesi olan Kürtlerin son yirmi yıldaki politik değişimleri de görülebilmektedir. Kürdistan’da yaşanan gelişmeleri, Kürt hareketinin söylem ve politik süreçlerini kamuya ulaştıran medya, kitlelerin bilgi/bilinçlendirilmesinde, politik tutum belirlemesinde, mobilizasyonunda önemli rol oynar. Devletin güdümündeki büyük medya tekellerinin gazete ve televizyonlarında yer vermediği, verdiği zaman ise çarpıtarak manipüle ederek servis ettiği bilgileri kitlelere ulaştıran Kürt medyası, Kürt hareketinin kendisini sürdürmesinde, kitlelerle olan bağını korumasında, propaganda faaliyetlerinde, sempatizan kazanılmasında hep önemli bir yerde durmaktadır.  
Medyada kitlelere ulaştırılan haberler, asla basit ve saf olgulardan ibaret değildir. Zorunlu bir seçme, çözümleme ve değerlendirme sürecidir. Bu hem haberin yapım süreci için hem de alımlanma süreci için geçerlidir. Medyada kitlelere servis edilen sembolik biçimlerin üretilmesi ve medya iletisinin inşası ilk aşamayı oluşturmakta, ikinci aşama ise bu inşa edilen haberlerin kitleler tarafından alımlanması ve değerlendirilmesi sürecidir (Dursun, 2001: 70-124).  Kürt medyası, 90’larla birlikte hareketin kitleselleşmesi sürecinde, devletin baskılarına rağmen bölgenin nabzını tutmayı başarmış, aynı biçimde Türkiye metropollerinde yaşayan Kürtlerin de günlük olarak haberlere ulaşmasını sağlayarak halk hareketinin mobilizasyonu ve mücadeleye katılımını sağlamıştır.
Kürt medyasının yazılı ve görsel olarak kullandığı dil, hareketin içinden geçtiği siyasi süreçleri yansıtmaktadır. Kimi dönemler daha mutedil ve barışçıl bir dil kullanılırken, kimi dönemler ise ajitatif ve kitlelerin duygusal reflekslerine hitap ederek onları harekete geçirmeye çalışan bir dil tutturulduğu görülür. Bu noktada üretilen söylemleri anlayabilmenin yolu, bu söylemlerin üretildiği ve tüketildiği sosyal, siyasal ve tarihsel koşulların değerlendirilmesinden geçer (Bilgiç, 2008: 35). Bölgede yaşanan çatışmaların, hak ihlallerinin artış içinde olduğu dönemlerde kullanılan dil ile ateşkes süreçlerindeki dil değişiklik göstermekte ve politik süreçler, haberlerin inşasında, haberlerin alımlanmasında etkili olmaktadır.
1990’lı yıllar Kürtlerin ikinci “Rönesans”ı olarak tanımlanır. Son 20-25 yıl içerisinde Kürt halkının en az 100 yıllık bir sosyal gelişme sağladığı ve buna mukabil, sosyal siyasal kültürel anlamda ciddi bir ilerleme gösterdiği kabul edilir (Aykol, 2010: 11, 93). Halk olarak dört ulus devlet sınırları tarafından bölünmüş, her parçanın kendi içinde din, dil, lehçe farklılıkları gösterdiği, siyasi eğilimlerin oldukça farklı uçlarda seyrettiği, aşiretsel bölünmüşlüğün kısmen varlığını sürdürdüğü, devletle işbirliği içindeki beylik, ağalık, şeyhlik gibi unsurların etkin olduğu bir Kürdistan coğrafyası söz konusudur. Sözü edilen dönem içerisinde yürütülen mücadele ile Kürtler kendi ulusal birliklerini tamamlama ve ortak manevi-moral değerleri etrafında birleşme konularında önemli adımlar atmıştır. Türkiye devletinin sınırları dâhilinde bulunan Kürtlerin demokratik halk hareketinin sözcüsü durumundaki medya da burada kilit bir görev üstlenmektedir.
Ernest Gellner’in  milliyetin meydana geliş sürecinde medyanın rolü üzerine söyledikleri bu noktada dikkate değerdir: “Asıl mesaj, önemli olanın aktarımların dili ve üslubu olduğudur… Gerçekte ne söylendiğinin pek az önemi vardır” (Aktaran: Schlesinger, 1994: 272). Bu bağlamda Kürt medya araçlarının kitlelere yazılı ve sözlü biçimlerde hitap ederken kurdukları dil, onları halk olarak bir araya getirerek, kendi aralarındaki farklıkları asgariye indirmeyi hedefler. Ulusun “tahayyül” edilen bir nosyon oluşu, bu tahayyülü inşa eden dilin ve üslubun önemini vurgulamaktadır. Yüzyıl ortalarında “hayali Kürdistan burada meftundur” biçiminde dile getirilmiş ve varlığı bile tartışmalı olan Kürtlerin, son otuz yıllık süreçte sadece Türkiye’de değil, Kürtlerin yaşadığı tüm coğrafyalarda birliğini tamamlama yolunda önemli mesafeler kat ettiği kabul edilmektedir.
Kürt yazılı ve görsel medyasının toplumsal değişimlerdeki önemli rollerinden bir diğeri kolektif, tarihsel ve kültürel hafızayı oluşturması sürecidir (İnce, 2010). Medya, sadece haber ve bilgi ulaştıran bir kanal değildir. Kürtlerin tarihsel uzam içerisinde geçirdikleri süreçlerin, kahramanlık mitlerinin, ritüellerin medya kanalları üzerinden kitlelere zerk edilmesi, kolektif hafızayı bina etme eylemidir. Toomas Gross bu eylemi şöyle tanımlar: “Kolektif hafıza, ulus inşası ve ulusal kimlik için önemli bir temel oluşturur.  Kuşaklar arasında zamansal devamlılık imgesi yaratan bir bağ kurar ve ideolojik duruşu, sosyo-politik yaklaşımları meşrulaştırır (Aktaran: İnce, 2010). Kolektif hafızanın oluşturulması süreci, Kürtlerin de halk hareketine katılımlarını, manevi bir birliktelik ruhu içinde mücadele etmelerini getirmektedir. Burada inşa edilmeye çalışılan kimliğe bir tarihsel anlam yükleme, değer atfetme, bir derinlik kazandırma işlevi görmek ve topluluk üyelerinde aynı kaderi paylaşma duygusu uyandırmak (Bilgiç, 2008: 36) kolektif hafızanın önemli işlevlerindendir. Bu noktada özellikle 90’lı yıllara bakıldığında Özgür Gündem gibi gazetelerin, Med TV gibi televizyon kanallarının Kürt kimliğinin yeniden kurulması noktasında etkili oldukları açıktır. Örneğin 1990’lı yıllardan sonra yaygın biçimde kutlanan ve bir “direniş tarihi” biçiminde ritüelleşen 21 Mart Newroz bayramı Kürt yazılı ve görsel medyasının eliyle kitlelerin mobilize edildiği bir tarihe dönmüştür. Newroz mitinin Kürtlerin esaretten kurtuluşuna işaret ettiği, Newroz’un halk kahramanlığının bir ifadesi olduğu, bu tarihte tüm Kürtlerin ulusal mücadele ve direnme geleneğini sürdürmesinin Newroz ruhunu korumanın başlıca yolu olduğu işlenmektedir. Başka örnekler olarak Çarşema Reş (Aleviler tarafından kutsal kabul edilen bir ritüel) ve Çarşema Sor (Ezidi Kürtlerin bir ritüeli) verilebilir. Tüm bu örneklerde Kürt medyası, hitap ettiği halk kesimlerinin bellek inşasına rol oynamış ve söz konusu ritüellerin yaygınlaşmasını, genelleşmesini, daha bilinir hale gelmesini sağlamada rol oynamıştır.     
Kürt yazılı ve görsel medyası, halk kitleleri nezdinde haber ileten birer araç olmanın yanı sıra, onlara bilinç kazandıran, dünya görüşlerini ve toplumsal yaşamlarını etkileyerek dönüştüren bir niteliğe de haizdir. Medya, ulaştığı hedef kitlenin belli bir kültürel sermaye edinmesinde ve bu kültürel sermayenin tekil bireylerden tutalım da toplumsal tabakaların değişimlerinde etkilidir (Laughey, 2009: 63). Asimilasyon politikaları sonucunda zihinsel dünyaları çarpıtılmış, geri bırakılmış, eğitim oranının görece düşük olduğu Kürdistan’da medya, bir eğitim kurumu gibi işlev görerek, bireylerin ideolojik, tarihsel, kültürel gelişimlerini direkt etkilemiştir. Kürtler, medyanın ürettiği ideolojik ve politik temsillere dönük bir okuma geliştirerek (Laughey, 2009: 90) “hâkim kodlar” üzerinden bir alılmama gerçekleştirmektedir. Böylesi bir okumanın sonucunda kitleler, medyanın ürettiği söylemlerin dili üzerinden değişim göstermektedir. Eski bir Özgür Gündem çalışanı, medyanın toplumsal dönüşümdeki rolünü şöyle dile getiriyor:
“Ayrıca gazetenin kendisinde çalışmak ve yazmak, başka bir çok alanda çok değerli düşüncelere sahip insanların kendi kendilerine göremeyecekleri pek çok gerçeği görmesini sağladı.  Gündelik evreni bu gazeteden izlemek, aslında Kürtlerin olduğu yerden dünyaya bakmanın niçin batıdaki pek çok yazar ve düşünür için bu kadar zor olduğunu anlamamı sağladı. Ben, doğrusu, Kürtlerin Türkiye'deki gerçeğiyle Özgür Gündem vasıtasıyla tam olarak tanıştığımı düşünüyorum” (Bayram, 2011: 95).

1990’lı yılların başından itibaren devreye sokulan baskı uygulamaları, tutuklamadan faili meçhul cinayetlere uzanan bir yelpazedeki tüm çıplak ve örtülü zor araçları Kürtlerin medya ve bilhassa Özgür Gündem gazetesi etrafında kenetlenmesini ve duygulanımsal yoğunluğun yüksek bir kapasiteye ulaşmasını da beraberinde getirmiştir (Bayram, 2011). Bölgede Kürt medyası adına çalışmak, en küçük bir destek vermek, daha da uç bir noktada sadece Özgür Gündem gazetesini okumak/bulundurmak dahi gözaltına alınma, işkence ve kötü muamele görme, yargılanma vesilesi yapılmaktadır. Böyle olunca da özellikle Kürt gençleri bu alanda hareketin kendisini idame ettirebilmesi için yoğun bir katılım sergilemiş ve medya, başlı başına devlet ile hareket arasında bir hegemonya/mücadele alanı olarak kurulmuştur. Bölgede gazete dağıtımcılığı yapan çocukların –Küçük Generaller- yaşadıkları olaylar, Med TV izlendiği gerekçesiyle yapılan çanak anten operasyonları, tutuklanan ve yıllarca hapishanelerde tutulan gazeteciler, bölgeye girişi yasaklanan gazetelerin oldukça yaratıcı yöntemlerle okurlara ulaştırılması hikâyeleri (Karaca, 2008) 90’lı yıllarda Kürtler arasında dilden dile anlatılarak bir mücadele mitosu meydana getirmiştir. Kürt medyasının karşılaştığı baskı uygulamaları, Kürtlerin bu araçları ve çalışanlarını daha fazla sahiplenmelerini, onlara maddi manevi destek vermelerini, yeni yetişen nesillerin de benzer bir motivasyonla basın çalışmalarına katılmalarını kolaylaştıracaktır.

“Yani,  biz de o insanların içinde, çocuk halimizle insanları aydınlatmak, bilinçlendirmek için o gazeteyi alırdık, Özgür Gündem gazetesini alır, insanlara götürürdük. Bir insan Özgür Gündem gazetesini alırken, eline geçtiğinde,  öyle seviniyordu ki,  diyordu  ‘çok şükür yarabbim, bugün bu gazete elime geçti.’  Hemen, gazeteyi aldığı gibi okuyordu.  Bazı okuyucularımız vardı,  gazeteyi götürdüğümüz esnada,   epey okuyucularımız vardı.   Ben bir okuyucumu anlatayım.  Gazetesini götürürken, bir kaçak cigara sarıyordu, masanın üzerine bırakıyordu, bana hazırlıyordu. Liceli yaşlı bir adamdı. Yani gazetesini götürürdüm. ‘İşte’ derdim, ‘hacı dayı halkın sesini sana ulaştırdım.’ Bana bakıyordu böyle sanki rahatlıyordu,  bana diyordu ‘hele sen otur,  sigaranı iç,  ben sana bir çay da istiyem.’ Kendisi gidip bir çay getirirdi, ‘yok illahim benim çayımı da içeceksin benim cigaramı da içeceksin. Sen ölümden geliyorsun,  bana o hizmeti yapıyorsun, bana aktarıyorsun, ben de sana bir sigara vermişim bir çay içirecem, çok mudur acaba?’” (Bayram, 2011: 82)

Çalışmanın başında dile getirildiği üzere medya, devletin başlıca hegemonya araçlarından biri olduğundan, topluma verilmek istenen forma uygun olarak dizayn edilen haber dili ve aktarımı, buna karşı toplumsal bir muhalefeti örgütleyen Kürt medyasının da devletin söz konusu dizaynına mukabele eden bir anlayışı sergiler. Bunun en bariz örneklerinden birisi özel ve devlet kanallarını, yazılı basını büyük oranda kendi denetimine alan AKP iktidarı döneminde Kürt medyasının izlediği politika göstermektedir. Medyada dini temsilleri ön plana çıkararak (Binark ve Bek, 2007: 43) din üzerinden Kürt hareketine dönük anti propaganda yapan AKP’ye karşılık Kürt medyası da benzer bir dil inşasına gitmiştir. Dini sembol ve ritüellerin, dini söylemlerin daha yoğun bir kullanımı üzerinden AKP’nin ürettiği politikalara muhalefet eden ve bu muhalefeti kitleler nezdinde mobilize eden Kürt medyası, belirtilen hegemonya mücadelesini bu alanda da vermektedir. Kürt medyasının son dönemde sivil Cuma namazı eylemlerini haber yapış biçimlerine bakıldığında bu yaklaşım daha net anlaşılmaktadır.



Yeni Fenomen: Sosyal Medya

2000’li yıllarda internet teknolojisi toplumun önemli bir kesimi tarafından kullanılır hale gelmiştir. İnternet, gazete ve televizyon gibi medya araçlarının önemini görece azaltan ve daha hızlı iletişim imkânları sunarak gelişen siyasal ve toplumsal olaylara karşı çok daha hızlı reaksiyonların ortaya çıkabilmesini beraberinde getirmektedir. Yazılı ve görsel medyanın da internet üzerinden yayın yapması, daha geniş bir izleyici kitlesine hitap etmesi, sansür uygulamalarının daha asgari düzeyde olması gibi nedenler internet medyasını önemli hale getirmektedir. Sosyal medya olarak tanımlanan internet teknolojisi, dünyanın her yanındaki bireylerin tek tek ve anında haber kaynaklarına ulaşabilmesini, bireylerin birer haber kaynağı olmasını, kendileri dışındaki toplumsal kesimlere de kolaylıkla ulaşmalarını sağlar. Dolayısıyla propaganda aracı olarak oldukça etkin bir silah haline gelen sosyal medya, devletin ve karşısında konumlanan Kürt politik hareketinin mücadele ve hegemonya kurma arenası haline gelmektedir.

Sosyal medyanın avantajlarının yanı sıra dezavantajarı ve manipülatif bilgi dolaşımına açık yanları da söz konusudur. Özellikle bilgi kirliliğinin yarattığı sorunlar, sosyal medyaya duyulan güveni olumsuz etkilemektedir. Yine sosyal medyada ortaya çıkan düzeysiz, lümpen üslup kullanımları, milliyetçi ve ötekileştiren söylemler de, güvenilirlik problemine yol açmaktadır.

Kürtlerin sosyal medyadaki temsillerine bakıldığında ilk göze çarpan, yoğun bir ilginin varlığıdır. Baskılanan, yok sayılan bir halkın ve legal demokratik zeminlerde kendisini ifade etme koşulları ortadan kaldırılan Kürt hareketinin sosyal medyadaki etkinliği de bu anlamda anlaşılırdır. Kolektif kullanımlar, kurumsal internet yayınları ve son kertede bireysel internet kullanımı ile sosyal medyada Kürt meselesinin görünür kılınması ve izleyici kitlelerinin genişlemesi mümkün olmaktadır. Sosyal paylaşım siteleri üzerinden Kürt meselesine ve aktüel süreçlere/olaylara dair sürekli akan bir bilginin varlığı, Kürdistan’da yaşanan hak ihlallerinin kamuoyuna duyurulmasında ve bunlara karşı tepkilerin geliştirilmesinde etkili olmaktadır. En yakın örneklerden biri olarak Roboski’de 34 Kürt gencinin savaş uçakları tarafından bombalanarak katledilmesi sonrasında, sosyal medya ağları üzerinden olayın tüm yönleri kamuoyuna ulaştırılmış ve bu katliam sonrasında kamuoyunda güçlü bir tepkinin oluşmasında önemli rol oynamıştır. Çok iyi biliniyor ki 1990’lı yıllarda paramiliter güçlerin gerçekleştirdiği sayısız katliam, bölgede gerçekleşen faili meçhul cinayetler ve savaşın tüm çıplak gerçekleri, hâkim medya tarafından görülmemiş, görülmüşse de devletin bekası gereğince sümen altı edilmiştir. Söz konusu dönemde yaşananları kamuoyuna ulaştırmayı gaye edinen Kürt medyası ise yukarıda ifade edildiği üzere birçok baskı ve zor uygulamasıyla karşılaşmış, bunun sonucunda ya birçok olay hiç duyulmamış ya da oldukça sınırlı bir okur/izleyici kitlesine ulaşabilmiştir. Bu anlamda sosyal medya Kürt hareketinin nefes borusu olmak yolunda ciddi mesafe kat etmiştir.

Sosyal medya da diğer yazılı ve görsel medya unsurları gibi, kitlelerin mobilize edilmesinde, hareketin ideolojik ve politik formasyonun kitleye hâkim kılınmasında, hareketle duygusal bağlanımlar geliştirilmesinde ve nihayetinde toplumsal dönüşümlerin yaşanmasında rol oynamaktadır.


Sonuç

Devletin en temel ideolojik aygıtlarından biri olan medya, toplumların istenilen formlara dönüştürülmesi, istenilen dünya görüşünün kamuya hâkim kılınması sürecinin başlıca aktörlerindendir. Medya, kitlelerin haber ve bilgi alma aracı olduğu kadar, bir hegemonya inşa etme alanıdır. Devletin kendi tekeline aldığı medyanın ördüğü kuşatmayı yırtma görevini de alternatif medya üstlenmektedir. Bu bağlamda Kürt medyası da son yirmi beş yıllık geleneği boyunca devlete ve onun uzantısı durumundaki basına karşı muhalefet etmiş ve bu muhalefeti kitlelerde örgütlemiştir. Kürt medyası, bu amacı için mücadele verirken sayısız saldırıya maruz kalmış olsa da kendi imkânları dâhilinde devamlılığını sağlamayı başarmış ve medyanın farklı biçimlerinde kendisini yeniden üretmiştir. Devlete karşı Kürt hareketi de kendi ideolojik formunu kitlelerle buluşturmayı amaç edinmiştir. Kürtlerin tarihsel, kültürel kolektif hafızasının inşasında, kendi aralarındaki parçalanmışlığın bertaraf edilmeye çalışılmasında, toplumdan gizlenen tüm bilgi ve haberlerin zor şartlarda kitlelere ulaştırılmasında Kürt medyasının yeri tartışmasızdır. Kürtlerin ve harekete sempati duyan tüm kesimlerin medya araçları yoluyla değişime tabi kılınması gerçeği, hep medyanın gücünün gösterenleridir. Yöntemler, kullanılan araçlar, kullanılan dil ve üslup, haber yaklaşımları ne olursa olsun, Kürt medyası sahip olduğu misyonu her biçimde savunmakta ve ulaştığı kitlelerin politik süreçler hakkında aydınlatılmasına, onların belli konularda kanaat sahibi kılınmalarına ve mobilize olmalarına öncülük etmeyi sürdürmektedir. 


KAYNAKÇA

Ayaz, B. (1997) Türk Basını- Türkiye’de İnsan Hakları ve Kürt Sorunu Örneğinde, Belge Yayınları, İstanbul.
Aykol, H. (2008) Haber Basınından İslamcı Medyaya, Agora Kitaplığı, İstanbul.
                 (2010) Kürt Medyasında Yirmi Yıl, Evrensel Yayınları, İstanbul.
Bayram, S. (2011) Another Story of the Daily Circulation of Özgür Gündem: Affective Materiality, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul.
Bilgiç, E. E. (2008) Vatan Millet Reyting, Evrensel Yayınları, İstanbul.
Binark, M. ve Bek M. G. (2007) Eleştirel Medya Okuryazarlığı, Kalkedon Yayınları, İstanbul.
Bulut, F. (2005) Türk Basınında Kürtler, Evrensel Yayınları, İstanbul.
Dursun, Ç. (2001) TV Haberlerinde İdeoloji, İmge Yayınları, Ankara.
Gündüz, B. (2006) Generallerin Mikrofonlu Erleri ve Kürtler, Aram Yayınları, İstanbul.
Herman, E. S. ve Chomsky N. (2006) Kitle Medyasının Ekonomi Politiği-Rızanın İmalatı, Aram Yayınları, İstanbul.
İnce, G. B. (2010) “Medya ve Toplumsal Hafıza”, Kültür ve İletişim Dergisi içinde, s 13/1, kış 2010, Ankara.  http://ilef.ankara.edu.tr/ki/yazi.php?yad=12530 (21.07.2012)
Karaca, İ. (2008) Ape Musa’nın Küçük Generalleri, Berçem Yayınları, İstanbul.
Kejanlıoğlu, B. (2004) Türkiye’de Medyanın Dönüşümü, İmge Yayınları, Ankara.
Laughey, D. (2009) Medya Çalışmaları-Teoriler ve Yaklaşımlar, Kalkedon Yayınları, İstanbul.
McChesney, R. W. (2006) 21. Yüzyılda İletişim Politikaları-Medyanın Sorunu, Kalkedon Yayınları, İstanbul.
Özsever, A. (2004) Tekelci Medyada Örgütsüz Gazeteci, İmge Yayınları, Ankara.
Shlesinger, P. (1994) Medya Devlet ve Ulus, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
Toplum ve Kuram Dergisi (2010) Gültan Kışanak ile Röportaj, sayı 4, Güz 2010, İstanbul.



[1] 7.Karaburun Bilim Kongresi’nde yapılan sunumun tam metnidir.
[2] Müslüm Yücel (1998) Kürt Basın Tarihi-Tekzip, Aram Yayınları, İstanbul.

KÜRT POLİTİK HAREKETİNİN DİN İLE KURDUĞU İLİŞKİNİN TARİHSEL TOPLUMSAL DÖNÜŞÜMÜ ÜZERİNE BİR DENEME

     KÜRT POLİTİK HAREKETİNİN DİN İLE KURDUĞU İLİŞKİNİN TARİHSEL TOPLUMSAL DÖNÜŞÜMÜ ÜZERİNE BİR DENEME
                                                                                                                                                                                                                                                                             Giriş
2011 yılı içerisinde Doğu ve Güneydoğu illerinde başlatılan sivil itaatsizlik eylemlerinin hiç kuşku yok ki en çok dikkat çekeni sivil Cuma namazlarıydı. Önceleri yoğun ve aktif bir katılımla gerçekleşen bu eylemlilikler, zaman içinde etkisini kısmen kaybetmekle beraber hala devam etmektedir. Sivil Cuma namazları ile gündeme gelen tartışmaların bir boyutu Kürt hareketinin devlete karşı kendi alternatif dini ritüellerini yapmak iken, bir diğer boyutu ise iktidar partisi sözcülerinin kendilerine dönük “dinsiz, Zerdüşt, ateşe tapan” biçiminde ifade edilen söylemlerine karşı gelişen bir karşı politika olmasıydı. Bilhassa 2011 genel seçim sürecinde yoğun polemik konusu olan din ve inanç tartışması üzerinden iki tarafın da dini söylemlerinde bir artış gözlemlenmektedir.
Bu mesele üzerine yapılan tartışmalarda iki yaklaşım biçimi ortaya çıkmaktadır. Bunlardan ilki Kürt hareketinin toplumsal arka planının oldukça dindar bir Kürt kitlesi olduğunu ve yaşanan dönüşümün kaçınılmaz biçimde bir ‘kendine dönüş’ olarak görülmesi gerektiği düşüncesidir. İkinci görüşe göre ise Kürt hareketi, Türkiye ve bölgedeki dinsel muhafazakarlaşmanın da etkisiyle, iktidardaki İslami muhafazakar tandanslı AKP’nin din eksenli ürettiği politikalara yanıt verebilmek adına pragmatik ve konjonktürel bir tutum takınmaktadır. Kürt politik hareketinin dinle ilişkisini böylesi bir dikotomi üzerinden tanımlama çabası, yetersiz ve eklektik bir bilgilenmeden beslenmektedir. Hareketin temel ideolojik-politik kaynaklarında ve tarihsel süreçlerinde genel manada inanç ve din, özel olarak da İslam konusunda izlediği politikalar bütünsel bir yaklaşımla incelendiğinde ortaya ciddi bir birikim ve teorik/pratik yaklaşım çıkmaktadır. Kuşku yok ki bu izahat, harekete özgülenebilecek bir algılamanın sonucu olacaktır
Doğu ve Güneydoğu bölgesinde yaşayan Kürtlerin büyük bir kısmı Sünni Şafii mezhebine mensuptur. Kimi bölgelerde ise Hanefilik mensupları ve Alevi Kürtler bulunmaktadır. Gerek kentlerde ve gerekse kırsal alanlarda yaşayan Kürtlerin büyük oranda dindar bir kitle olduğu da bilinmektedir. Bu durum bölgedeki bütün inançlar için geçerlidir. Dolayısıyla din ve inancın politik aktörler tarafından araçsallaştırılması olgusu, bölgede siyasal hegemonya mücadelesi yürüten her iki taraf açısından da anlaşılır bir durumdur. Tartışma konusu bu olmamakla beraber, Kürtlerin özellikle 2000’li yıllardan sonra etnik kimliğin inşa sürecinde önemli bir bileşen haline getirmesi ve bunu politik hareketin bir veçhesi olarak kullanılması durumu söz konusudur.
1990’lı yılların ortalarından itibaren bölgede artan şiddet sarmalının en önemli sonuçlarından biri, başta İstanbul olmak üzere Batı illerine ve metropollere doğru yaşanan yoğun göç süreci olmuştur. Göç eden Kürtler hemşehrilik, aşiretçilik ve akrabalık gibi mekanizmalar üzerinden kentlerin belli çeper bölgelerine yerleşmişlerdir. Varoş olarak tanımlanan kimi semtlerde yoğunlaşan göç kitlesi daha çok vasıfsız işlerde, enformel sektörlerde çalışmaktadırlar. Yaşadıkları semtlerde Kürt olmayan topluluk ve bireylerle zaman içinde artan bir ilişki ağı içerisine dâhil olmakla birlikte, özellikle belli noktalarda daha içe kapalı ve homojen bir toplumsallığın varlığı görülmektedir. Bir yandan kentlileşen bu kitleler, diğer yandan göç ettikleri bölgelerden taşıdıkları etnik ve kültürel özelliklerini de sürdürmektedirler. Bu noktada kuşkusuz en önemli araçlardan biri de inanç ve dinsel ritüellerin yaşanış biçimidir.
Bu makale, 2011-12 yılları boyunca İstanbul’un değişik semtlerinde Şafii mezhebine mensup Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları dört mahallede gerçekleştirilen saha çalışmaları ve gözlemlere dayanmaktadır. Yaklaşık iki yıl boyunca söz konusu mahallelerde yaşayan Kürtlerin dini ritüellerini sürdürme biçimleri, politik söylemlerde dinin araçsallaştırılması ve nihayetinde hâkim olana muhalif, karşı bir dini toplumsallaşma ve politikleşme biçimleri araştırılmıştır.

Öteki Olana Karşı Kendini Var Etme Stratejisi Olarak Çatışma Kavramı
Toplumsal sistem içerisindeki çatışma ve gerginlikler, söz konusu sistem açısından bütünleştirici bir etkiye yol açmaktadır. Burada kelime anlamı ile paradoksal bir sonuç ortaya çıkar. Simmel’e göre insanlar arasındaki her türlü etkileşim biçimi bir toplumlaşma ise, çatışma da bir toplumlaşma olarak görülmelidir. (2009; 88) Bu açıdan çatışma ile düzen karşılıklı bir ilişki içindedir ve mevcut en canlı etkileşimlerden birini vücuda getirmektedir. Bu etkileşimin tekil anlamda bireyler tarafından tek başına sürdürülmesi ise mümkün değildir. Toplumsallığın bir göstergesi olarak çatışma, gruplar arasında gerçekleşmektedir. Ancak gruplar arasındaki çatışma her zaman yok edici, izale edici değil; kimi zamanlar yapıcı, bütünleştirici ve/veya karşılıklı olarak kurucu roller üstlenebilmektedir.
Toplumsal yaşamı meydana getiren ilişkiler daima belli amaçlar, sebepler ve çıkarlara dayalıdır. Toplumsal yaşamın temel malzemesi olan bu amaç, sebep ve çıkarlar varlığını sürdürdükçe, hayata geçirildikleri ilişki formları farklı olabilir ya da aynı form içindeki toplumsal etkileşimler kendi içlerinde çok çeşitli içerikler ihtiva edebilirler. (2009; 303) Yaşamın döngüsü genel olarak zıtlıklar ve karşılıklılık üzerine kuruludur. Bu bağlamda “her yerde, hayatın hem en kapsamlı hem de en mahrem alanlarında, kişisel, nesnel ve toplumsal alanlarda bu ikiciliğe gömülmüş durumdayızdır. Birbirine mantıksal ve nesnel olarak karşı iki taraftan meydana gelen bir bütüne ya da birime sahip olduğumuzu veya böyle bir bütün ya da birim olduğumuzu düşünürüz ve kendimizdeki bütünlüğü bu taraflardan biriyle özdeşleştirir, diğer tarafın ise tam tamına bize ait olmayan ve en temel ve kapsamlı varlığımızı inkâr eden yabancı bir şey olduğunu düşünürüz. Hayat sürekli bu iki eğilim arasında hareket eder” (2009: 89). Toplumsal ilişkilerin bütününde ortaya çıkan çatışma hallerinin başlıca hedefi, bahsedilen ikicilikleri azaltmak, çözmek ve bir tür birliğe ulaşma yoludur. Dolayısıyla burada çatışmanın kendisi, taraflar arasında ortaya çıkan gerilim ve anlaşmazlıkları gidermenin yolu olarak kendisini göstermektedir.
Din sosyolojisi üzerinden ele alındığında çatışma kavramı özgül olarak toplumsal veya etnik grupların, cemaat yapılarının, diğer daha dar dinsel fenomenlerin kendilerini inşa etmede, karşısında konumlandıkları diğer biçimlere karşı kendilerini idame ettirmede rol oynayabilmektedir. Nihayetinde inanış ve dinsel ritüeller salt bireysel edimler veya salt psikolojik süreçler olarak tanımlanamazlar. Bu olguların toplumsal zeminde somutlaşan içerikleri, bireyleri aşan bir noktada ortaya çıkmaktadır. Bu konuda Simmel şöyle der:
 “Toplumsal bir zorunluluk olarak insan ilişkileri sayesinde yaşayan iman artık insanların, kendini kendiliğinden, içeriden dış dünyaya doğru gösteren bağımsız, tipik bir işlevi haline gelir. (…) İnsan etkileşimi pratiği, hem gündelik hem de en yüksek içerikleri bakımından kendi faili olarak imanın psikolojik formunu o kadar sık sergiler ki ‘inanma’ ihtiyacı genelde onun içinde serpilir ve kendini, bu süreç içinde ve bu süreç için yaratılmış kendine ait nesneleriyle kanıtlar” (2009: 308).
İstanbul’da Kürt-Şafii İnancının Taşıyıcısı Mescitler
Araştırma kapsamında yapılan analizler, metropole göç eden Kürt kitlesinin –özellikle orta ve ortanın üstü yaşlardaki bireyler açısından- oldukça dindar olduğunu ortaya çıkarmıştır. Hemen her ailede en az birkaç ferdin inançlı ve dindar olduğu, dini ibadetlerini yerine getirdiği görülmektedir. Kadınların bu süreçleri ekseriyetle ev içinde gerçekleşirken, erkekler açısından dinin yaşanışı görünür bir mecrada sürmektedir. Araştırmanın yapıldığı dört mahallenin hepsinde müftülüklere bağlı cami(ler) bulunmakla birlikte, aynı biçimde mahallelerin farklı noktalarında hizmet veren mescitler de mevcuttur. Bu mescitler devletin ilgili kurumları (Diyanet, müftülükler) tarafından resmi olarak bilinmeyen yerlerdir. Mescitlerin başlıca özellikleri, amiyane tabirle “yasadışı” olmalarıdır. Genellikle bir apartmanın giriş ya da bodrum katında bulunan, dışarıdan bakıldığında da bir ibadethane olduğu anlaşılmayan yerler olmalarıdır. İncelenen yedi adet mescitten yalnızca birinin önünde küçük ve dikkat çekmeyen bir tabelada buranın bir mescit olduğu anlaşılmaktadır. İbadet saatleri dışında kapıları genellikle kilitli olan bu mescitlerde din adamlığı yapanlar ise Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da hala varlıklarını sürdüren medreselerde din eğitimi almış ve toplum nezdinde saygınlıkları oldukça yüksek olan kimselerdir. “Melle” olarak çağrılan bu kimseler, mescide ibadet etmek ve kimi dini vacibeleri yerine getirmek üzere giden insanların verdiği maddi katkılarla yaşamlarını sürdürmektedirler.
İncelenen mescitlerde beş vakit namaz kılınmasına rağmen, ezanın hoparlör yoluyla değil içeride çıplak sesle okunmaktadır. Aynı durum Cuma ve bayram namazları için de geçerlidir. Namaz dışında bu mescitler camilerde gerçekleştirilen dini hemen tüm vecibeler yerine getirilmektedir. Ramazan aylarında teravih namazları kılınması, cenazelerin kaldırılması, olanakları varsa cenazelerin yıkanması, mahalleli çocuklara yaz aylarında Kuran dersleri verilmesi bunların başında gelmektedir. Yine mescitlerde yer alan Melle’ler dini nikah kıymakta, kimi anlaşmazlık ve ihtilaf durumlarında arabuluculuk yapmakta, cemaatin birçok sorununa dair onlara tavsiye ve önerilerde bulunarak öncülük işlevi yerine getirmektedirler. Mescitlerin hepsi, dindar ve hayırsever olarak bilinen ve maddi durumu görece iyi olan kimselerin maliki oldukları zemin veya bodrum katlarının herhangi bir maddi karşılık gözetmeden mescit olarak kullanılmasını sağlayan kimselere aittir. Mescitlerin giderleri de cemaat tarafından ortaklaşa olarak karşılanmaktadır. Melle’ler de hem mescitte namaz vd. dini vecibeleri yapmak hem de bunlar dışındaki hizmetleri dolayısıyla insanların kendilerine gönüllü olarak verdikleri parasal katkılarla geçinmektedirler. Görüşülen Melle’lerin birkaçı Diyanet’e bağlı din adamı görevinden (imam, müezzin) emekli kimseler iken, geriye kalan çoğunluk ise geçmişten beri bu biçimde çalışan kimselerdir.
Araştırma boyunca gidilen mescitlerin tümünde ibadet dili olarak Kürtçe’nin kullanılıyor olması, bu mescitlerin ayırt edici özelliklerinden olmuştur. Bir diğer nokta ise cemaati meydana getirenlerin yaş ortalamalarının yüksek, eğitimsiz ve kendilerini Türkçe olarak ifade etmekte oldukça zorlanmaları durumudur. Günlük yaşamlarında sürekli Kürtçe konuşan bu kimseler ibadet öncesi, sonrası ve ibadet süresince de aynı dilde iletişim kurmaktadırlar. Görüşmelerde sık vurgulandığı üzere, Diyanet’in camilerinde ibadet dilini ve konuşulan dili tam anlamadıkları ve bu yüzden buralara gitmeye soğuk oldukları anlaşılmaktadır. Mescitlerde ise Kürtçe konuşulmakta, Melle’ler Kürtçe Kuranı Kerim okumakta, Kürtçe dua etmektedir. Bir diğer neden ise Diyanet’e bağlı camilerdeki ibadet kuralları Hanefilik mezhebine göre olmakta ve kendileri Şafii oldukları için de buralara karşı mesafeli durmaktadırlar. Yine mescitlerde rutin zamanlarda bir araya gelen topluluk arasındaki sosyalleşme, ilişkiler geliştirme ve çevrelerine dair etkileşim-iletişim içerisine girme durumu da buraları çekim merkezi haline getirmektedir. Mescitlerde yapılan görüşmelerde, cemaati oluşturan bireylerin tamamının aynı mahallede veya yakın diğer bir mahallede ikamet ettikleri, tümünün Şafii mezhebine mensup oldukları ve genellikle aynı şehirden, ilçeden İstanbul’a göç ettikleri anlaşılmaktadır. Aralarında akrabalık bağları bulunan ya da aynı köyden olanların sayısı da azımsanmayacak kadar çoktur. Dolayısıyla bu mekânlarda cemaati oluşturan grupların oldukça homojen ve kapalı topluluklar oldukları ortaya çıkmaktadır.
Daha önce belirtildiği üzere, mahallelerdeki bu mescitler din hizmeti veren kamu kuruluşları tarafından resmi olarak tanınmıyor olsalar da, aslında görünür olma noktasında herhangi bir kaygı ya da sıkıntı görülmemektedir. Melle’ler mahallelerindeki herkesin mescitlerini bildiğini, mahalle camilerindeki görevlilerle ilişkileri olabildiğini ve hatta ilçe müftülüklerinin de kendilerine dair bilgi sahibi olduklarını ifade etmektedirler. Anlaşıldığı kadarıyla din alanına olumsuz anlamda müdahil olmak istemeyen ve bu noktada oldukça politik bir kararla bu mescitlere göz yuman bir anlayış söz konusudur. Görüşmeciler de bu noktada kendilerinin devletin dini kurumlarıyla bir sorunları olmadığını, sadece kendi dillerinde ve geleneklerine uygun biçimde ibadet etmek amacıyla mescitleri kullandıklarını ve dolayısıyla buralara farklı anlamlar yüklenmesinin yanlış olacağını dile getirmektedir.
Bu noktada çalışmanın konusunu teşkil eden bir sonuç hâsıl olmaktadır. Metropole göç eden Kürtlerin yoğun ve iç içe yaşadıkları mahallelerde dini ve kısmen kültürel geleneklerini terk etmeyerek, kente ve devlete alternatif mekânlar kurarak buralara yöneldiklerini söylemek mümkündür. Bundaki itici nedenlerin başında da mensubu oldukları mezhebe uygun olarak ibadet etmek, bu ibadetleri de mensubu oldukları topluluğun dilini kullanarak icra etmek isteğidir. Bu biçimde kendi etnik, dilsel ve mezhepsel farklılıklarını korumakta ve kendileri dışında kalan diğer etnisite, dil ve mezhepler karşısındaki varlıklarını idame ettirmektedirler. Diğer bir ifadeyle, burada dinsel mekânlar ve dini ritüeller üzerinden bir çatışma hali ortaya çıkmakta ve söz konusu çatışma, farklı olanların birbirlerine karışmadan, ama belli bir düzenlilik ve uyum içinde yan yana olabilmelerini sağlamaktadır. İnanç ve ritüeller arasında antagonistik özellik gösteren farklı oluş halleri, bir tampon mekanizma olarak çatışma halinde bir arada durabilmekte ve her iki taraftan birinin diğerini ortadan kaldırmadan, birlik hali içinde varlıklarını sürdürebilmektedirler.
Kimlik İnşa Sürecinde Çatışmanın Rolü
Kolektif kimliklerin inşa sürecinde, tahayyül edilen ulusun tarihsel, kültürel, dilsel, dinsel, ekonomik sacayakları bulunduğu genel kabul görür. Bu bağlamda araştırma sahasında yapılan görüşme ve gözlemlerde son yirmi yıl boyunca metropol kentlere çeşitli nedenlerle göç eden Kürtlerin din ve inanç unsurları üzerinden kolektif kimliklerine dair atıflarda bulundukları ve kimlik oluşumunda dinsel mekanizmalara aktif bir misyon yüklendiği ortaya çıkmaktadır. Gerek ibadet dili olarak Kürtçe’nin kullanılıyor olması ve gerekse dinsel ibadetlerin teritoryal bir mahiyet arz etmesi üzerinden bu sonuca gidilebilir. Yanı sıra Kürt legal partilerinin gittikçe artan bir trend içindeki dinsel söylemleri ve dinin politik arenada araçsallaştırılması olguları üzerinden kentlerde yaşayan Kürtlerin etnik, siyasal ve kültürel bir inşa sürecine işaret ettiğini vurgulamak mümkündür.
İstanbul’da incelenen mescitlere ibadet amacıyla gelen cemaatin önemli bir kısmı seçimlerde “Kürt partisi” olarak dillendirilen BDP (Barış ve Demokrasi Partisi) ve öncülleri olan diğer partilere oy verme eğilimi göstermektedir. Siyasal tercihlerini açıkça ortaya koymaktan imtina etmeyen cemaat mensupları, buna neden olarak farklı etmenlere göndermede bulunmaktadır. Bu etmenlerin başlıcaları olarak devletin Kürtlere haksızlık yaptığı, Kürtçe’nin hala yasaklı bir dil olduğu, köylerinden metazori ve haksız biçimde göç etmeye zorlandıkları, iktidarların Kürtler’e ikinci sınıf vatandaş muamelesi yaptığı, kendi dillerinde ibadet dahi edemedikleri, iktidarların Kürt halkına dönük aşağılayıcı ve dinsiz oldukları gibi iddialarda bulundukları ifade edilmektedir. Anlaşılmaktadır ki, bu söylemlerin birçoğu aynı zamanda legal siyaset yapan Kürt hareketinin de politik argümanlarıdır.
Türkiye’nin kronikleşen sorunlarının başında gelen Kürt meselesinde son yıllarda din ve inanç üzerinden üretilen söylemlerin artış içinde olduğu genel kabul görmektedir. Hem iktidarda bulunan AK Parti (Adalet ve Kalkınma Partisi) ve hem de Doğu-Güneydoğu illerinde belli bir gücü elinde bulunduran BDP dini araçsallaştırarak bu alan üzerinden bir hegemonya mücadelesi yürütmektedir. Her iki taraf da dinsel söylemleri yoğunca kullanmakta ve bu söylemlerle birbirine dönük politika yürütmektedir. Kürtlerin ağırlıklı olarak dindar kitlelerden meydana geliyor oluşu ve dinsel kurumların Kürtler nezdinde genellikle muteber kabul edilişi bu süreci daha da pekiştirmektedir. Son seçimlerde AK Parti sözcülerinin Kürt politik hareketine dönük kullandığı “dinsiz, ateşe tapan, Zerdüşt” gibi söylemlerine karşılık Kürt hareketi de sivil Cuma namazları eylemlilikleri başlatarak karşılık vermiştir. Güneydoğu illerinden metropol kentlerine kadar, etkinlik gösterebildikleri noktalarda bu eylemlilikleri geliştirmeye çalışan Kürt hareketi, dindar Kürtler’i yanına alabilmek için Müslümanlık kavramlarına daha sık başvurmaya ve seçimlerde dini geçmişi olan kimi isimleri aday göstermeye başlamıştır. Her iki taraf da dini politik alanda araçsallaştırarak destek bulmaya ve diğer taraf üzerinde bu konuda baskı oluşturmaya dair çabalarını hali hazırda sürdürmektedir.
İstanbul’da araştırma yapılan mescitlerde dinin söz konusu politikleşme ve hegemonya mücadelesinin unsuru olarak kullanılmasına dair oldukça güçlü bir tablo ortaya çıkmaktadır. Kürt hareketi bu alandaki politikleşme sürecinin özneleri olarak tasarladığı bazı tüzel kurumlar oluşturmaktadır. “Din Alimleri Derneği” ismiyle kurulan bu kurumlarda halk arasında saygınlığı genel kabul gören kişiler ve melleler yer almaktadır. Devletin dinsel kurumlarının karşısında yer alan bu dernekler, özellikle cenaze, taziye, anma, düğün, nişan, husumetlerin çözülmesi gibi birçok toplumsal vakada rol almakta ve etkin olma mücadelesi vermektedir. Organik anlamda Kürt hareketi veya siyasi parti ile bağı olmasa da, politik içeriğe sahip birçok etkinlikte yer almakta, kendi politik/dini tasavvurlarını tartışan bültenler çıkarmakta, siyasi parti çalışmalarında boy göstermektedirler. Bu çerçevede kentteki Kürtlerin dini merkezleri olmak için çaba içinde olduklarını ve devletin/siyasal iktidarın dini alandaki söyleme ve politikalarına karşı muhalif bir noktada hegemonya mücadelesi yürütmektedirler.
Kentte yaşayan dindar Kürt kitlesi üzerinden yürüyen hegemonya mücadelesi, son on bir yıldan bu yana süren ve iktidar partisinin radikal İslamcı eğilimleri liberlize ettiği sürecin zayıf karnını ifade etmektedir. Bu konuda yaptığı çalışmayı Pasif Devrim adlı kitapta toplayan C.  Tuğal da bu tespiti ortaya koymaktadır (2010). Çalışmasında, İstanbul’da daha çok 1990 sonrası göçlerle oluşmuş, alt sınıfa mensup farklı etnik unsurlardan meydana gelen Sultanbeyli ilçesinde yapılan araştırma ve görüşmelerden hareketle, radikal İslami duruşa sahip kitlelerin AKP iktidarı boyunca liberal, devletçi ve Türk milliyetçisi bir tahayyüle doğru evrilişi anlatılmaktadır. Tüm bu süreçler Gramsci’nin hegemonya yaklaşımı ve Pasif Devrim kavramı üzerinden ortaya konulmaktadır. Ancak bir yandan böylesi bir durum yaşanırken öte yandan ilçede yaşayan Kürt kitlesi ile diğer etnik unsurlar arasındaki makasın da gittikçe açıldığı vurgulanmaktadır. Kürtler, süren çatışmaların ve bu çatışma sürecinin medya üzerinden aktarımlarının üzerinden kendilerine karşı ortaya çıkan ve kimisi ırkçı saldırılarla görünür olan bir dışlanma durumuyla karşı karşıya kalmaktadırlar (Saraçoğlu; 2011). Topluma öncülük eden politik karakterlerin, devletin Diyanet kurumu ve uzantılarının din üzerinden yaptıkları açıklamalardaki ötekileştiren ve dışlama pratiklerine alan açan söylemleriyle de birleştiğinde, bu durum Kürtler nezdinde de bir kopuşa ve uzaklaşmaya, kendi içine dönmeye yol açmaktadır. Benzer fotoğrafı dindar Kürt kitleleri arasında yoğunca görmek mümkünken, dindar olmayan Kürtler açısından da benzer bir tablo ortaya çıkmaktadır. Din üzerinden yaşanan çatışmanın toplumsal zemindeki yansıması ise nihayetinde, farklı etnik kökene sahip iki unsurun –Kürtlük ve Türklük- kendilerini yeniden üretmeleri biçiminde olmaktadır.
Sonuç Yerine:
Etnik kimliğin inşa edilmesi sürecinde çatışma kavramı, farklı aidiyetlere sahip unsurların dini inanış ve ritüel farklılıklarını ortaya koyan anahtar bir kavram olarak düşünülmeye değer bir yaklaşımdır. Diğer yandan çatışma kavramı, farklılıkların bir arada yaşaması ve karşılıklı olarak kendisini yeniden üretmeye işaret ederek kentsel alandaki heterojen etnik, dinsel ve politik unsurların birlikte yaşayabilmelerine olanak sunmaktadır. Ancak bu süreçlerin politik ayrışmalara ve baskın unsurun diğerlerini devlet ve iktidar gücü üzerinden baskılaması, dışlaması veya ötekileştiren bir tutum izlemesi de beraberinde iki yanlı bir daralma, içe kapanma ve milliyetçiliğin ivme kazanması sonucuna götürmektedir.


Kaynakça:
Saraçoğlu, Cenk (2011), Şehir Orta Sınıf ve Kürtler, İletişim Yayınları, İstanbul.
Simmel, Georg (2009), Bireysellik ve Kültür, Metis Yayınları, İstanbul.
Şahin, Sinan (2011), Kimin İslamı, Aram Yayınları, İstanbul.
Tok, Nafiz (2003), Kültür Kimlik ve Siyaset, Ayrıntı Yayınları, İstanbul

Tuğal, Cihan (2010), Pasif Devrim İslami Muhalefetin Düzenle Bütünleşmesi, Koç Üniversitesi Yayınları, İstanbul.

KENT VE DEMOKRATİK SİYASET

KENT VE DEMOKRATİK SİYASET

Genel bir tanımla kent, farklı sosyal sınıflardan oluşan bir toplumun, yapay çevreyi doğal çevreye egemen kıldığı bir ortamda ve kentsel yaşam örüntülerine bağlı olarak kendilerini idame ettirdikleri yerleşme yeridir. Bir diğer ifadeyle, birbirinden farklılaşan pek çok dinamiğin bir arada ve belli ilişkisellikler içinde bulunduğu heterojen bir organizmadır. Canlıdır ve sürekli bir devinim içindedir.
Tarihsel gelişimi incelendiğinde, kentin ilk örgütlendiği coğrafya olarak Mezopotamya’da Sümer site şehirleriyle karşılaşılır. Bu anlamda kentlerin doğuşuna kaynaklık eden tarihsel gelişmenin kaynağında, sınıflı ve devletli uygarlığın bulunduğunu belirtmek mümkündür. Ekonomik işbölümü, uzmanlaşma, planlama, mimarlık, hukuk ve daha birçok kavramın kendisini işlevsel bir biçimde ortaya koyuşu, kentlerin gelişim tarihiyle paralel bir çizgi seyretmektedir. Uygarlık tarihi boyunca kent de sürekli bir değişim içerisinde olmuş ve günümüze kadar ulaşmıştır. Kentin içinde barındırdığı çokluk ortamı ve devingenlik, onun üzerinde sürekli bir hegemonya kurmanın da olanaksızlığına işaret etmektedir.
Kentler, yerel ve merkezi iktidarlar ile bunlara karşı muhalefet eden toplumsal hareketlerin karşı karşıya geldikleri, çatıştıkları, kendilerini halk kitlelerinde örgütledikleri mekânlardır. Heterojen yapıları gereği, birbirleriyle antagonistik çelişkiler içinde olan toplumsal tabakalar, sınıflar, çıkar grupları ve diğer politik organizasyonlar arasındaki mücadeleler, siyasal ve toplumsal tarihin yazılmasında belirleyici olmuşlardır. Fransız burjuva devriminden tutalım, Ekim Devrimine, 1968 gençlik hareketlerine kadar tüm toplumsal mobilizasyon ve mücadelelerin başlıca merkezleri kentler olagelmiştir.
Kürt Özgürlük hareketinin tarihi incelendiğinde, ideolojik zeminin oluşturulduğu ve örgütlenmenin ilk nüvelerinin ortaya çıktığı yerlerin Türkiye ve Kürdistan kentleri olduğu görülmektedir. Elbette bunun sosyal, siyasal, ekonomik anlamlardaki objektif koşullarını kendi bağrında taşıması, bu sonucu ortaya çıkarmıştır. Benzer biçimde, Kürtlerin özgürlük ve demokrasi mücadelesinin kitleselleşme ve halk hareketinin ülke ve dünya nezdinde görünür kılınmasında da Kürdistan ve Türkiye kentlerinin bu işlevinin rolü büyüktür. Dolayısıyla kentte örgütlenmek ve kendisini buralarda sürekli kılmak, mücadelenin kazanımları bağlamında hep önemli bir yerde durmuştur.
Bugün geldiğimiz noktada Kürt demokrasi mücadelesi gerek Türkiye ve gerekse Kürdistan kentlerinde oldukça güçlü ve nitelikli bir örgütlenme deneyimine sahiptir. Özellikle legal demokratik mücadelenin 1990’lardan günümüze uzanan çizgisi içinde hem siyasi parti örgütlenmesi hem de yerel yönetim deneyimleri bakımından kentsel örgütlenme modeli anlamında ciddi bir birikim ve deneyim söz konusudur. Ancak kendi içinde sürekli devinen ve farklılaşan toplumsal yaşamın bir sonucu olarak, kentsel politikalar da sürekli bir biçimde değişmek, yenilenmek, sürece ayak uydurmak ve mevcut kazanımlarını daha ileriye taşımak göreviyle karşı karşıya bulunmaktadır.
Bugün Türkiye ulus devleti sınırları dâhilinde yaşayan Kürtlerin en kalabalık olduğu kentlerin başında gelen İstanbul, Kürt özgürlük mücadelesi için daima önemli bir yer tutmuştur. Kesin rakamlar bilinmemekle birlikte bugün 3-4 milyon arasında Kürdün bu kentte yaşadığı tahmin ediliyor. Özellikle 90’lı yıllarda köylerinden zorla göçertilerek yersiz-yurtsuzlaştırılan Kürtlerin önemli bir kısmının İstanbul’a göç ettiği biliniyor. Kürt sorunundan kaynaklı ırkçı/milliyetçi yaklaşım ve ötekileştirme tutumlarına maruz kalan Kürtler; İstanbul’un ekonomik haritasında en yoksulları, en zor ve güvencesiz işleri en düşük ücretlerle yapanları, kentin merkezlerine uzak yoksul yerleşim yerlerinde ikamet edenleri, tüm bunlar yetmez gibi politik olarak da en fazla horlanan kesimleri ifade etmektedir.
Kürt siyasal hareketinin İstanbul gibi bir kentte örgütlü varlığını sürdürmesi, siyasal temsiliyetini sağlaması, halkın her türlü sorunlarına çözümler üretmesi ve süregiden toplumsal mücadelenin buradaki ayağını sürekli diri ve güçlü tutması, her dönem en fazla üstünde durulan ve emek verilen bir alan olmuştur. Bu noktada oldukça güçlü kazanımlar elde edildiği açıktır. Özellikle Türkiye halklarıyla, sol/sosyalist kesimlerle girilen emek, demokrasi ve barış eksenli ittifakın sonucunda İstanbul’dan parlamentoya gönderilmiş 3 vekilin varlığı da bunu kanıtlamaktadır.
Türkiye’de her seçim sürecinde dile getirilen bir slogan vardır: “İstanbul’u kazanan Türkiye’yi kazanır.” Elbette salt parlamenter sistem içinde kalınarak ve üstüne üstlük Kürt hareketinin karşı karşıya kaldığı devlet şiddeti, baskılar, tutuklamalar, yasaklar listesi göz önüne alındığında, cümlenin Kürtleri tam ifade edemeyeceği açıktır. Ancak her şeye rağmen Kürt özgürlük mücadelesinin İstanbul kentindeki devamlılığı, faaliyetlerinin kapsamı, örgütlenme ve eylem gücü düşünüldüğünde bu söz Kürt siyasal hareketi için de bir gerçekliği içinde taşımaktadır.
Barış ve Demokrasi Partisi bugün İstanbul’un neredeyse tüm ilçelerinde kendisini örgütlemiş ve çalışmalarını sürdürmektedir. Kimi yetersizlikleri olmakla birlikte her yıl Newroz, İşçi Bayramı, Emekçi Kadınlar Günü ve diğer tarihsel gündönümlerinde; Kürt halkını ilgilendiren toplumsal süreçlerde ve İstanbul’a dair özgün durumlarda güçlü bir katılımı, mobilize olan büyük bir kitlesel tabanı ve örgütlenmeyi sergilediğini belirtmek gerekir. Ancak Kürt demokratik hareketinin İstanbul’da mevcut varlığı ile potansiyeli arasındaki fark düşünüldüğünde çok daha geniş bir satıha ulaşmanın mümkün olduğu da görülmektedir.
Türkiye’deki klasik sistem partilerinden farklı olarak BDP, İstanbul’da yaşayan tüm etnik, dinsel, mezhepsel grupların, dışlanan topluluk ve bireylerin sorunlarına, kentsel yoksullara ve dışlananlara ulaşmak ve onların sesi olmak iddiasını taşımaktadır. Böylesi bir politik iddiaya sahip olmak; aynı zamanda ciddi bir politik çalışmayı, örgütlülüğü, kapsayıcı bir dili, demokratik bir işleyişi, nitelikli kadroları ve hepsini kapsayan bir ideolojik formasyonu gerekli kılmaktadır. Dolayısıyla mevcut yetersizlik noktaları da bu argümanların geliştirilmesiyle azaltılabilecektir.
BDP, İstanbul’da sadece Kürt halkı için değil tüm ezilen toplumsal kategoriler için politikalar üretmek ve mümkün olan en geniş halk yığınlarına ulaşmak durumundadır. Kürt sorunuyla bağlantılı konuların yanı sıra; kentsel dönüşüm, ekoloji politikaları, yoksulluk, sağlık, eğitim, altyapı ve diğer tüm kentsel sorunlar hakkında söz sahibi olmak, politikalar üretmek, sahip olduğu örgütlülükle halkın taleplerini her alanda sahiplenmek ve kentteki diğer ilerici güçlerle, demokratik kitle örgütleriyle dayanışma içinde olmak hedefindedir. Bu alanların tümünde BDP, halkın dili ve eylemi olduğu sürece Türkiye ve Kürdistan’ın her anlamda gelişme gösterebileceği açıktır. Buralardan kopmak ise darlığa, kendiyle sınırlı kalmasına, politik gerilemeye ve iddiasından uzaklaşmaya zemin sunacaktır.
Son süreçte AKP’nin İstanbul’da yürüttüğü kentsel rant siyaseti, kentin ekolojik ve tarihsel dokusunu yok edecek “Çılgın Projeleri” ve sınıfsal uçurumu artıran uygulamaları ayyuka çıkmaktadır. Başlıcaları olarak Taksim Topçu Kışlası ve AVM, 3. Köprü, Çamlıca’ya camii yapımı, Kuzey İstanbul’a havaalanı yapılması örnekleri vermek mümkün olsa da, benzer sayısız proje ile İstanbul’da yaşayan yoksullar, emekçiler aleyhine sermayelere peşkeş çekildiği görülmektedir. Adeta kentte bir bezirgan saltanatı kuran AKP ve onun yerel yöneticileri, toplumsal tepkileri görmezden gelmekte ve bildiklerini okumaktadırlar. Ancak Gezi Parkı’nın yok edilmesine karşı çıkarak direnen ve 11 yıllık iktidarı boyunca Kürt hareketinden sonra ilk kez böylesi ciddi bir muhalefet odağı oluşturan hareket, bu gidişata karşı önemli bir karşı koyuşa evrilmiştir. Kürt hareketi ve BDP’nin bu direnişe sahip çıkan, diğer demokrat, özgürlükçü veya sosyalist kesimlerle ortak bir tutum takınarak direnişi sahiplenmesi, kent siyaseti anlamında kayda değer bir yaklaşım göstermiştir. Bu tutum, Kürtlerin ve kendisini temsil olarak kabul eden diğer kesimlerin kent hakkını savunan BDP için politik alana dair önemli bir veri sunmakta ve demokratik siyasetin kentsel ayağına dair güçlü bir içerik ve hareket alanı sunmaktadır.

Başta belirttiğimiz gibi, eğer İstanbul bugün en büyük “Kürt kenti” olma özelliğine sahip bir mekân ise, Kürt özgürlük hareketinin başarı ve kazanımları için de turnusol olmaya devam edecektir. Bu temelde Türkiye’de kazanmanın yolu yine İstanbul’u kazanmaktan geçecektir.

TÜRKİYE’DE SİYASAL İSLAM, CEMAATLER VE KÜRT SORUNU

TÜRKİYE’DE SİYASAL İSLAM, CEMAATLER VE KÜRT SORUNU
Türkiye’de siyasal İslamcıların ve İslamcı cemaatlerin Kürt sorununa yaklaşımlarında farklılıklar ve özgünlükler olmakla beraber, baskın tutum ve algılayış “Kürtlerle din kardeşliği olduğu, yüzyıllardır kader ortaklığı yapıldığı, Kürt milliyetçiliğinin iki halkı birbirine kırdırmak için ortaya çıkarılmış bir fitne olduğu, ülkede yaşayan Kürtlerin herhangi bir baskı zorlama  ya da kıyam görmedikleri, bu iddia sahiplerinin komünistlerin, emperyalistlerin uşakları oldukları….” biçimindedir. Özellikle 1980 sonrası yıllarda sistemle bütünleşme eğilimi içinde olan İslamcılar, bu noktada sistemin eskiden beri süre gelen inkârcı politikalarını sürdürmektedirler. Kürtlerin varlığı açıkça yadsınmasa da, halk olarak kimlik temelli demokratik taleplere karşı devletin klasik retoriğini aşamamaktadırlar. Elbette bunun başlıca nedeni Türkiye İslamcılarının Türk Milliyetçiliği siyasetini gütmeleri ve bu eksende “devletin ve milletin bölünmez bütünlüğü”ne dair sahip oldukları inançtır. Bu konuda kimi farklı İslamcı yapılanmalardan örnekler vermek konuyu anlamada ön açıcı olacaktır:
Adıyaman’da bulunan Nakşibendi Menzil tarikatının geçmişten beri Türk milliyetçileri için kutsallık atfedilen bir yer olduğu bilinir. Kendisi de Siirtli bir Kürt olan Menzil şeyhine Nizamı Alem’ci ve ülkücülerin ilgisi pek çok kez basında işlenmiştir. Aynı tarikat güncel siyasetten uzak duruyormuş gibi görünmesine rağmen sağ ve milliyetçi politikacıların uğrak yerlerinden biri olmayı sürdürmektedir. Tarikatın 1987 seçimi öncesi RP’yi, sonraki yıllarda ANAP’ı desteklediği ve bunu dile getirdiği bilinen bir durumdur. “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman’ım” sözünü şiar belleyen Menzil tarikatı şeyhi M.Reşit Erol gazetecilerle görüşmesinde sürekli “devlete olan bağlılığını” (Çakır; 2002)  vurgulamaktan geri durmamaktadır.
Haydar Baş’ın şeyhi olduğu Türkiye’deki en yaygın Kadiri tarikatının yayını olan Öğüt Dergisi : “… Musul ve Kerkük’e Türkiye’nin müdahale etmesini savunarak Türkçü politikalara yanaşan dergi, bu konuda en büyük engelin ABD’den geldiğini ifade ediyor” (Çakır; 2002) Aynı tarikatın kendi televizyon kanalında Türk milliyetçiliği politikaları ekseninde programlar yaptığı da biliniyor.
Fethullah Gülen, 1980 Şubat ayında verdiği bir vaazda, “anarşist ve terörist” olarak nitelendirdiği kişileri devletin asker ve polisine bildirmeyenlerin Allah katında sorumlu olduklarını belirterek şöyle diyordu: “İstihbarat duysun, emniyet duysun, askeriye duysun, başbakan duysun, riyaseti cumhuriye duysun. Polise, askere kurşun sıkan bu hainlere mahkemelerde gereken ceza verilmezse ne devlet kalır, ne millet!” (Çakır; 2002)
F. Gülen’in Kürtlere ilişkin düşüncelerini ortaya koyması bakımından onun ve cemaatinin düşüncelerine “üstat”lık etmiş olan Saidi Kurdi’ye yaklaşımı da iyi bir örnek teşkil eder: “Her Erzurumlu doğuştan milliyetçi ve biraz da Turancıdır. Bu düşünce, zihniyet çevrenin tesiriyle bende de vardı. Daha sonra bu düşünce zail olup gitti, faka ben bu düşüncenin insanıyken, Bediüzzaman’ın Anadolu’dan çıkmış olmamasını dahi kendimce bir mesele yaptım ve içimde bu düşünceyi bir ukde olarak taşıdım. Ve işte beni Bediüzzaman ile görüştürmeyen bu düşüncedir. Ben, Anadolu’nun bağrında gelişmeli ve boy atmalı değil miydi, demekteydim.”  (Kutlay;2005)
Kürtlere ve Kürt sorununa bakış açısı Türkiye’deki siyasal İslamcı partiler açısından da benzerdir. MNP, MSP, RP, FP, SP ve en son AKP de izlenen Kürt politikaları kimi dönemler farklı söylemler kullanılmış olsa da özünde hep aynı olmuştur. Kürt kimliğini inkâr etmeden bu partilerde siyaset yapabilen Kürt yoktur. Seçim öncesi süreçlerde oy kaygısıyla ve elbette Kürtlerin dini muhafazakârlık duygularına hitap eden İslamcı partiler, konu Kürtlerin kimlik, dil, kültür, eşit anayasal yurttaşlık taleplerine geldiğinde alabildiğine devletçi, statükocu, inkârcı bir duruş sergilemektedirler.  Bu noktada “RP’nin 1994’te DEP Davasında Mecliste izlediği milletvekilliklerinin düşürülmesi yönündeki tutumu..” (Gülalp;2003) İslamcıların samimiyetini ve demokratlığını da ortaya koymaktadır. “İslam kardeşliği, ümmetçilik” söylemini kullanarak Kürtler’den destek isteyen bu partiler, son dönem izlediğimiz gibi Kürtlerin hak ve özgürlük talepleri karşısında orduyla ve Kemalist bürokrasi ile açık bir işbirliği yapmaktadırlar.
Kürt Özgürlük Hareketini din karşıtı, ateist, gösteren söylemleri sıkça kullanan İslamcı politikacılar bir yandan bölge insanını açlıkla terbiye etme politikası güderken, öte yandan da sözde hayır kurumlarını yaygınlaştırmakta ve insanları makarnayla, kömür yardımıyla satın almaya çalışabilmektedir. Bu noktada son dönemde örgütlülük alanları, iktidar partisinin de açık desteğiyle genişleyen İslamcı kurumlar ve dernekler bu siyasetin birer uzantısı durumundadırlar.
KAYNAKLAR:  
Çakır, Ruşen (2002), Ayet ve Slogan: Türkiye’de İslami Oluşumlar, Metis Yay.
Siverekli, İsmet (2008), Kürdistan’da Siyasal İslam, Peri Yay.
Gülalp, Haldun (2003), Kimlikler Siyaseti, Metis Yay.
Kutlay, Naci (2005), Türk Siyasal İslamcılığında Kürt Damarları, Beybun Yay.