4 Temmuz 2012 Çarşamba

“BİR DİL YARATMAK”:


“BİR DİL YARATMAK”:
SÜRGÜNDE DOĞAN MODERN KÜRT EDEBİYATININ “DENGBEJ”İ MEHMED UZUN


                                                                                                        “Ey Dicle! Kaderim, çığlığım…                                                                                                                                                                    Biz gidiyoruz, ben gidiyorum.  Bırakma ey Dicle, bırakma!...”
                                                                                                                                (Uzun, 2003a: 233)
Giriş
Bu çalışma, Kürt edebiyatının tarihsel ve aktüel gelişim süreçlerine, bu süreçlerin temel ayırt edici özelliklerine ve bu bağlamda edebi yapıtları en fazla ilgi gören Mehmed Uzun’un modern Kürt edebiyatındaki yerine dair tartışmalar geliştirmeyi hedeflemektedir. Bir Kürt edebiyatçı olarak yapıtlarının hemen hepsini sürgün ve mülteci olarak yaşadığı Avrupa’da kaleme alan Uzun’un bazı yapıtlarındaki izlekler ışığında, sürgünde doğan modern Kürt edebiyatı irdelenmeye çalışılacaktır.  Mehmed Uzun’un kişisel sürgünlüğü, aynı zamanda Kürtlerin halk olarak yaşadığı sürgünlüğün de anlatısıdır. Bundan dolayı “sürgünlük” anlatıları Uzun’un birçok romanında öne çıkan izleklerden biri olmaktadır. Bu yapıtlardaki sürgün anlatıları belli noktalardan ele alınarak sürgünlüğün edebiyatçı Mehmed Uzun için ve daha genelde Kürtler için ne gibi anlamlar ifade ettiği ve bunların roman kurgularına yansıtılma biçimleri ele alınacaktır.   
Parçalanmış Coğrafyanın Edebiyatı
Kürt edebiyatına tarihsel bir perspektifle bakıldığında yazılı edebiyatın gelişip kurumlaş(a)madığı ve yazılı edebiyat ürünlerinin sayısının oldukça zayıf ve yetersiz olduğu hemen göze çarpar. Son yıllarda bu konuda belirli bir ilerleme durumundan söz etmek mümkün olsa da, Kürt edebiyatında hakim olanın, sözlü kültür ve sözlü edebiyat olduğu bilinen bir gerçektir. Kendisini sözlü kültür içinde korumayı başarabilmiş olan Kürt dili ve edebiyatı, özellikle 1990’lı yıllardan itibaren yazılı edebiyat türlerine aktarılma sürecine girmiş ve bu alanda belli mesafeler katetmiştir.
Kürtler’in ortak bir ulusal dil ve edebiyatı oluşturamamış olmasının ardında, yaşadıkları coğrafyadan kaynaklanan nedenlerden daha ziyade siyasal faktörler rol oynamaktadır. Kürtler’in  “…parçalanmış coğrafi yapı üzerinde farklı devlet sınırları dahilinde, farklı toplumsal kesimler biçiminde (aşiretler, mezhepler…), farklı lehçelere sahip örgütsüz ve birleştirici aidiyet unsurlarından yoksun bir toplum gerçeği (Fırat, 2004: 86) bu parçalanmışlığı anlatmaktadır. Etkileri son yıllarda azalmış olsa da bu durumun halen devam ettiğini söylemek mümkündür. Ancak dört egemen devlet arasında bölünmüş olan bir coğrafyada yaşayan Kürtler, bulundukları devletlerin resmi dilleriyle yaşamak zorunda olduğundan ve kendi anadillerine dair yasakçı, asimilasyoncu politikalardan dolayı ulusal bir dilin inşası gerçek anlamıyla tamamlanmış değildir. Kürtçe’nin resmi bir dil olarak tanınmaması ve Kürtlerin, yaşadıkları ülkelerdeki dillerde eğitim öğretim görmeleri, ortaya çıkan sınırlı sayıdaki edebi yapıtın da tartışılmasına yol açmaktadır. Nuri Fırat bu konuda dört egemen devletin düşünce ve dil kalıplarından etkilenilenilerek yapılan edebiyatın ne derece “ulusal” bir nitelik arz edeceğini sorgulamaktadır: “Kürt toplumunun farklı egemen kültürlerin hakimiyetinde bulunmasının etkisi edebiyata da yansımıştır. Arapça, Türkçe, Farsça yazımının hakim hale gelmesinden, Kürt edebiyatçıların vurguladıkları önemli bir husus olan egemen kültür kalıplarıyla düşünmeye, dil ve eğitim sorunlarının oluşmasına değin birçok problem çıkmaktadır karşımıza.” (Fırat, 2004) Egemen devletlerin dil ve kültür kodlarından etkilenmek bir yana, Kürtler üç farklı alfabe kullanmak durumunda kalmışlardır. Bugün de aynı süreç devam etmekte ve aynı halk, farklı ülkelerin hakimiyetinde Latin, Arap ve Kiril alfabelerini kullanmayı sürdürmektedir. Bu durum, Kürt dilinin gelişmesi ve standartlaşması önünde temel bir engel teşkil etmektedir.
Kürt edebiyatı bölgede yüzyıllardır devam etmekte olan etnik, dinsel ve mezhepsel çatışmalardan  en fazla etkilenen alanlardan biri olmuştur. “Kürtlerin yaşadığı bölgenin siyasal gerçekliği, birbirlerine yaptıkları karşılıklı etkiye rağmen açıkça tanımlanmış sınırlarıyla bir Kürt ulusu yaratamamış farklı, ayrılmış ve parçalanmış milliyetçi hareketlere neden olmuştur (Ahmedzade, 2004: 156).  Bunca farklı kültürel, siyasal ve bir dereceye kadar toplumsal  oluşumlara tabi kılınan Kürtler, doğal olarak tek bir ulusal dil, kimlik ve bunların edebi yapıtlarını yaratmak yolunda başarılı olamamışlardır. Kürtlerin yaşadığı dört ülkenin temel çabası da, onları kendi devlet sınırları içerisinde soğurmaya kilitlenmek biçiminde bir politika çerçevesinde gelişmiştir. Bunu yaparken, Kürtleri  kendilerinin henüz oluşum aşamasındaki ulusal kimlik ve kültürlerinin bütünleşik bir parçası kılmaya çalışmışlardır. Bu politikalar zaman içinde değişimler geçirmiş olsa da Kürt dili ve edebiyatının bugüne yansıyan sorunlarının temelinde yatan, söz konusu politikalar olmuştur.
Sürgünde Edebiyat Yapmak
Kürtçe yazmanın, Kürtler adına her türlü faaliyetler yapmanın  ağır bedeller ödemekle eşdeğer olduğu Türkiye, İran, Irak ve Suriye’den Avrupa ülkeleri başta olmak üzere diğer pek çok farklı ülkeye doğru yaşanan kitlesel göçün, Kürt edebiyatında önemli bir dönüm noktasını teşkil ettiğini söylemek mümkündür. Her parçada tarihsel süreç içerisinde çok sınırlı sayıda edebiyat yapıtı ortaya çıkarılmış olsa da, bunların baskı ve yasaklamalar altında yayınlanabilmiş, birbirlerinden kopuk ve az sayıda insana ulaşabilmiş olması gibi nedenlerden ötürü etkileri son derece zayıf kalmıştır. Kürt dili, kültürü üzerindeki baskı ve engeller diasporada ortadan kalktığından, modern Kürt edebiyatı da Kürt coğrafyasının çok uzağında ortaya çıkmış ve gelişim göstermiştir. Kürt coğrafyasındaki siyasal olaylardan en fazla etkilenen aydın kesim, sürgün olduğu ülkelerdeki özgür ortamların etkisiyle özellikle son otuz yıl içinde sayısız kültürel ve edebi yapıt ortaya çıkarmış ve konjonktürün değişmesinden yararlanılarak bu ürünler Kürtler’in yaşadığı dört ülkede yaşayan halka da ulaştırılmıştır. Bunda konjonktür değişimi kadar, kitle iletişim araçlarında yaşanan ilerlemelerin de katkısı büyüktür.
Sürgünde Kürtçe edebiyat yapıtları üretmiş ve bu anlamda Kürt edebiyatına katkıları tartışmasız olan birçok yazar arasında en önde gelenler Erebe Şemo,  Mahmut Baksi, Nuri Şemdin, Şahine Bekire Sorekli, Hesene Mete, Fırat Ceweri, Lokman Polat, Fewraz Husen, Rıza Çolpan, Mihemed Mukri, Medeni Ferho’ yu söylemek mümkündür (Uzun, 2006a: 151). Ancak modern Kürt edebiyatı ve özellikle de roman denildiğinde akla gelen ilk isim Mehmed Uzun’dur. Yaşamının büyük bir kısmını Avrupa’da geçiren Uzun, yazdığı romanlarla, kendinden önceki tüm Kürtçe roman yazarlarından daha fazla tanınmış,  yapıtları Kürtlerin yaşadığı ülkelerin dillerine ve farklı dillere çevrilerek Kürtlerin en tanınan edebiyatçısı, roman yazarı haline gelmiştir. Uzun, “Kürt edebiyatı, bir var olma mücadelesidir” (Uzun, 2006b)  cümlesiyle kendi yazarlık serüvenini de özetlemektedir. Edebiyat her ne kadar siyasetten bağımsız bir alan olsa da Kürtçe edebiyat yapmanın en temelde “politik” olduğu kabul edildiğinde ve Kürtlerin dört ayrı devlet sınırları içinde maruz bırakıldıkları kültürel asimilasyon düşünüldüğünde, Mehmed Uzun’un Kürt edebiyatı için olduğu kadar, Kürt ulusal hareketi için de son derece önemli bir yerde bulunduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır.
Edebiyata Adanmış Bir Ömür
Mehmed Uzun 1953’te Siverek’te doğdu. Liseye kadar öğrenimini burada tamamladı. Ankara Yüksek Teknik Öğretmen Okulu’na devam ederken 12 Mart Muhtırası gerçekleşti ve sosyalistlere, Kürtler’e, muhalif kesimlere yönelen sürek avında tutuklandı (1972). İki seneye yakın Ankara ve Diyarbakır Askeri Cezaevlerinde tutuklu kaldıktan sonra, 1974’teki genel af sonrasında serbest kaldı.
Cezaevinden sonra Ankara’da Kürtçe-Türkçe yayın yapan Rızgari Dergisi’nde redaktörlük  ve yayın yönetmenliği yaptı. Dergide kendisi de Türkçe ve Kürtçe yazılar, şiirler yayınladı. Ancak yayınlanan bir yazısından dolayı 1976’da yeniden tutuklandı ve bu kez hapishanede sekiz ay geçirdikten sonra serbest kaldı.
Bu yıllarda Türkiye’de yaşamanın imkanı kalmamıştı Uzun için. Sürekli gözaltılar, her an ölümle karşı karşıya bulunmak, süren davalar onu da diğer birçok muhalif aydın ve entelektüel gibi yurtdışına çıkmaya zorlamaktaydı. Bunun sonucunda 1977’de kaçak yollardan önce Suriye’ye ve oradan da hayatının bundan sonraki kısmını geçireceği İsveç’e gider. Mehmed Uzun bu yılları “Dil yasak, kimlik yasak, gelsin ceza, serbest olan ise asimilasyon cenderesi. Gerisi sürgün, hasret ve ızdırap. (Uzun, 2006a: 43)  olarak anlatmaktadır.
Mehmed Uzun, edebi çalışmalarına sürgün olduğu ülkenin özgür koşullarında daha yoğun olarak devam etti. İsveç’te  1979’dan itibaren  Azadiya Kurdistan, Hevi, Kurmanci, 90-TAL (İsveç dergisi) gibi dergilerde yöneticilik ve yazarlık yaptı. İsveç ve  Uluslararası PEN Kulübü, Dünya Gazeteciler Birliği üyeliği yaptı.  1992’de tekrar Türk vatandaşlığı statüsüne alınan Mehmed Uzun, yapıtlarının Türkçe’ye çevrilmesiyle burada büyük bir okur kitlesine ulaştı. Uzun yıllar boyunca gördüğü  kanser tedavisinin yanıt vermemesi üzerine İsveç’ten Diyarbakır’a döndü ve Ekim 2007’de burada yaşama gözlerini yumdu (Uluçay, 2005: 10-11).
Edebiyat yaşamı boyunca  roman, deneme, inceleme, antoloji gibi alanlarda pek çok eser veren Uzun, uluslararası ödüller almış; Kürt diline ve edebiyatına yaptığı katkılarla önemli bir yer edinmiştir.  Kendinden önceki Kürt edebiyatçılarının eserlerini ve sözlü Kürt kültürü ürünlerini inceleyerek, bunları modern edebiyatla sentezlemiş ve eserlerine yansıtmıştır. Bu yüzden yapıtları modern olduğu kadar mistik, geleneksel dil ve anlatıyı da barındırmaktadır. Kendisini “çok dilli, çok kültürlü bir yazar” olarak niteleyen Uzun bunu şöyle ifade etmektedir: “ Birkaç dil ile yazıyor, birçok dil ile okuyor, devamlı birkaç dil ile düşünüyor ve yaşıyorum. Türkiyeli Kürdüm ve ömrümün yarısından fazla bir bölümünü Avrupa’da, İsveç ve İskandinavya’da geçirdim. Hem Mezopotamya, Anadolu, Ege kültür mirası hem de Avrupa ve İskandinavya edebiyatları ve anlatı gelenekleri yaşamım ve yazarlığım için çok önemli” (Uzun, 2006c: 168). Türkçe ve Kürtçe’nin lehçeleri dışında, İsveççe, Fransızca, İngilizce dillerini öğrenen ve bu dillerin edebiyatını okuyan bir yazar olarak  Uzun’un kendisini evrensellikle nitelemesi  böylece daha anlaşılır olmaktadır.
Sürgünde Sürgünlüğü Anlatmak
Sürgün edebiyatın en temel özelliği, onun geriye dönüklüğünde kendini gösterir. Kişisel yaşantılarda olduğu gibi edebiyat yapıtlarında da geriye dönük olma, zorla kopartıldığı topraklara ve oradaki yaşama dair hep bir özlem ve bağları koruma güdüsü hakim olmaktadır. Mehmed Uzun, sürgün olduğu ilk beş yıllık zaman diliminde yeni bulunduğu ülkeye dair, orayı çağrıştıran hiçbir rüya dahi gör(e)mediğini söylerken bunu doğrulamaktadır. Sürgün bir “yersizyurtsuzlaşma” sürecidir. Toplumun içinden çıkan birey, sürgüne gittiğinde dahi kendi varlığının ait olduğu toplumsal varlıktan koparamamaktadır (Akay, 1996: 72). Yersizyurtsuzlaşan sürgün, kendisiyle beraber getirdiği kimlik ve değerleri yeni mekanın değerleri ve yaşamıyla zaman çerisinde harmanlayarak yeniden kurmakta ve “yerineyurduna” sokma çabası içerisine girmektedir.
Vatanından, sevdiği insanlardan, renklerden, kokulardan kopmak zorunda bırakılan insanın ve edebiyatçının bunu nasıl yaşadığını Uzun şöyle anlatmaktadır: “ Sürgün bir ayrılıktır, bir hüzündür. İnsani olmayan, ağır bir cezadır. Yaşanmış, çok iyi bilinen uzun bir zaman kesitini, daha doğrusu bir yaşamı geride bırakmaktır. İstemeyerek, zorlanarak… Hem Ovidius  hem de Mevlana Halid sürekli anıların gölgesiyle yaşadılar. Kendi zamanlarını değil, geride kalmış,kaybolmuş bir zamanı yaşadılar. Tam da Marcel Proust’un ünlü eserine verdiği isim gibi, onlar yitmiş bir zamanın peşine düştüler… Sanırım bu nedenle, Ovidius Roma’yı, Mevlana Halid Şarezor’u, James Joyce Dublin’i ve diğer sürgün yazarları doğdukları, büyüdükleri yerleri, o yerlerin ve şehirlerin çok uzağındaki sürgün merkezlerinde, anlatılamayacak bir yoğunlukla yaşadılar ve o yaşamı bir edebi derinlikle anlattılar. Onlar bir geçmişi yeniden yaratarak, geleceğin ölümsüz isimleri haline geldiler” (Uzun, 1996: 53).
Hemen hemen tüm yapıtlarında sürgünlüğün derin yaraları göze çarpan Uzun, Kürtlerin sözlü ve yazılı tarih anlatılarında, dengbej[1] hikayelerinde bulunan sürgünlükleri yapıtlarına aktarmakta ve kahramanlarının yaşamlarında bu sürgünlükleri dile getirmektedir. Sürgünü edebileştirmekten söz ederken Rilke’ye atıfta bulunmaktadır Uzun.” …ayrılık ve sürgün bir solma ve çiçeklenmedir”. Bir ölümdür sürgün ve yanı sıra bir yeniden doğuştur. Zamanla mekanın tümden unutulduğu renkli bir geçide benzetirken orada dünün, bugünün ve yarının iç içe ve bir arada bulunduğunu dile getirmektedir. ”Orada insanlar, diller, kültürler, alışkanlıklar ve gelenekler karşılaşmaktadır. Orada insanın tarihini geleceğini yumuşak sözlerle tasvir eden sonsuz bir destan söylenmektedir” (Uzun,1996: 57).
Sürgünün trajedisini anlatan bir diğer sürgünde yaşamış entelektüel de Edward Said’dir. Said’in sürgün üzerine yazdıkları Mehmed Uzun ve diğer tüm sürgün edebiyatçılarının ortak yanına işaret etmektedir: “… sürgün bir arada kalma durumundadır, ne yeni ortamıyla tamamen birleşebilir ne de eskisinden tamamen kopabilir, ne bağlanmışlıkları tamdır ne de kopmuşlukları, bir düzeyde nostaljik ve duygusalca bir başka düzeyde becerikli bir taklitçi ya da gizlice toplum dışına atılmış biridir” (Said, 1996: 82).
Mehmed Uzun, bir edebiyatçı olarak sürgünlüğün ötesinde; yasaklanmış, yok sayılmış bir dilin ve bu dilde yazılmış  (ki burada da birden fazla alfabe ve lehçe söz konusudur) son derece sınırlı sayıdaki edebi metnin olduğu bir alanda, yazınsal faaliyetlerini sürdürmek durumunda kalmıştır. O yüzden edebi yapıtların yaratılmasından daha önce, bir edebiyat dilinin ortaya çıkarılması çabası gerekmektedir. Uzun’un otuz yıla yakın edebiyat hayatında başardığı şeylerden biri de Kürtçe’nin edebiyat dili olarak, roman ve şiir dili olarak kabul edilmesi ve bu alanda belli bir literatür oluşması anlamında yaptığı katkılardır. Başka bir deyimle, onun yazma serüveni, aynı zamanda Kürt edebiyatının da gelişimini ortaya koymaktadır. Bu sürecin ne derece meşakkatli olduğunu da en iyi kendisi anlatır: “Kürtçe yazmaya başladığımda, yazdıklarım her şeye benziyordu, Kürtçe’den başka. Onları her şekilde isimlendirebilirdin,’Kürtçe metin’ demekten başka… başta yazdığım metinlere bakamıyordum bile. O kadar eksiklerdi ki. Onlar Kürtçe yazılmaya çalışılmış Türkçe metinler olarak görünüyor bana. Türkçe çok hakim. Kurgusuyla, mantığıyla, cümle yapısıyla… bugün geriye dönüp baktığımda başlangıçtaki zayıflıkların, eksikliklerin ve yanlışların çoğunu geride bıraktığımı görüyorum. İlk başlarda dil, stil, estetik ve tekniğe ilişkin birçok zorluklar vardır. Edebi, entelektüel dünyam dar, olanaklarım ise neredeyse hiç yoktu” (Uzun, 2006a: 115,295).
Sürgünde yazmanın bir Kürt yazar için zorlu, sıkıntılı ve de kılı kırk yaran bir çalışmayı, bunların da ötesinde duygusal bir yalnızlığı olduğu açıktır. Uzun, bunları yapıtlarıyla aşmayı başarabilmiş ve ülkesiyle, tarihiyle, halkıyla yapıtları aracılığıyla güçlü bir köprü kurmayı başarmış ve böylelikle de Kürt edebiyat tarihindeki tartışmasız yerini almıştır. Burada sürgün yazarı için avantaj olarak değerlendirilebilecek bir konuya da vurgu yapmak gerekir. Sürgün yazar, şeylere hem geride bırakılanın hem de şimdi ve burada olanın açısından baktığı için onları hiçbir zaman tecrit edilmiş bir biçimde görmeyen çifte bir perspektife sahiptir (Said, 1996: 88). Edebiyat açısından bu, düşünce ve tecrübelerin karşı karşıya konularak, eski ve yeni üzerinden farklı bakış açılarını geliştirebilmenin kapılarını açar. Diğer bir avantaj ise olay ve olguların salt şu andaki hallerini değil, onların şimdiki hale geliş süreçlerini kavrama noktasında yazara verdiği imkandır. Bu yüzden olsa gerek, dünya edebiyatı incelendiğinde sayısız önemli yazarın, şairin, düşünürün, bestecinin sürgünde iken ortaya koyduğu yapıtlar, onların sanatsal veya edebi anlamda en zirvede oldukları, olgunluğun ve kavrayış düzeyinin en yüksek olduğu ürünler olduğu görülmektedir.[2]
Mehmed Uzun’un yapıtları Kürtler tarafından yoğun bir ilgiyle karşılanmakta ve okunurken Kürt edebiyat çevreleri tarafından da eleştiri süzgecinden geçirilmektedir. Eleştirilerde  öne çıkan vurgu ise birkaç noktada toplanmaktadır. Bunlardan ilki, Uzun’un kendisinin de özellikle ilk dönemleri için dile getirdiği “başka dillerin kodlarıyla düşünmek ve bu kodlarla yazmak” olarak özetlenebilecek eleştiridir (Uluçay, 2005: 154).  Bu eleştiriyi Tüzün de şöyle desteklemektedir: “Mehmed Uzun’un İsveç’ten yazması, yapıtlarının tüm edebi niteliklerine rağmen, kendi topraklarından koparılması Avrupaî bir bakış getirmektedir. Her ne kadar yerel üzerine yoğunlaşsa da M. Uzun yabancılaşmanın izlerini taşımaktadır. …eserlerinde yerel egzotikleşmekte ve kahramanları da hep yenilgili halleri ile sırıtmaktadır. Zira birey olarak kendi köklerinden koparılması, edebiyatını da derinden etkilemektedir. Kürtçe yazması bu açığını kapatamamaktadır (Tüzün, 2004: 35). Mülteci hayatın, kozmopolitizmin ve egemen sınıf üyeleri ile kurulan empati ilişkisinin  Kürt aydın duruşu ve üretilen edebi yapıtlar üzerindeki etkisinin çözümlenmesinden hareketle bu ve benzeri eleştiriler belli dönemlerde yoğunlaşmıştır. Ancak çalışmanın başlarında ifade ettiğimiz bir olguyu burada yeniden hatırlatmakta yarar bulunmaktadır. Kürt edebiyatı adına bir şeyler yapmak demek, -kişi ne kadar kendini bundan soyutlarsa soyutlasın- en nihayetinde politik bir duruştur. Benedict Anderson’dan ödünç alarak söylemek gerekir ki, uluslaşma süreci ile ulusal dil ve edebiyatın oluşturulma süreci bir arada yürüyen ve birbirine tesirleri son derece yoğun olan iki süreçtir. Dolayısıyla Mehmed Uzun’a getirilen eleştirilerin bir çoğunda aslında politik argümanlardan kaynaklanan  savlar dile getirilmektedir. Bunu dile getiren Uzun: “Kürtlerin durumundan dolayı ‘herkes benden bir angajman istiyor.’ Siyasi etkinliklere katılmamı, alkışlamamı, bir örgüte, ideolojiye girmemi, bir liderin istediği gibi yazıp etkinlik yapmamı istiyorlar. Bunların hiçbirini yapamıyorum. Benim işim, iyi bir Kürt romanı yaratmaktır” (Uzun (2006a: 105) demektedir. Uzun, politik duruşunu romanlarında zaten kurduğu evren aracılığıyla ortaya koyduğunu, kendisi için bunun aracının da dil ve edebiyat olduğunu vurgulamaktadır:”Ben angajeyim, edebiyat ile angajeyim. Dilim, kimliğim yasak olduğu için cezaevinde yattım, sürgüne çıktım, 15 yıl ülkeme dönemedim” (Uzun, 2006a: 27).

Mehmed Uzun’un Yapıtlarında Sürgünlük Anlatıları
Mehmed Uzun’un edebiyat yapıtları, kendisinin de yaşadığı ve Kürt halkının nerdeyse dörtte birinin yazgısını paylaştığı sürgünlük anlatılarıyla örülüdür (Ahmedzade, 2004: 195-196). Romanlarında tarihsel süreçleri; Kürdistan’da yaşanan isyanları, katliamları, göçleri, aşkları, dengbejlerin destanlarını, umutsuz sürgünlükleri, kimlik çatışmalarını, dinsel ve mezhepsel farklılıkları anlatmaktadır. Uzun, bilinçli bir tavırla Kürt halkının ve aydınlarının tarihini işlemeye öncelik vermektedir. Yeni bir edebiyatın bir dile olduğu kadar, bir tarihe ve kültüre de dayanması gerektiği düşüncesinden hareket eden Uzun, romanlarında tema olarak Kürtlerin unutulmuş ve unutturulmak istenen tarihine ışık tutmaktadır. Bununla, unutturulmak istenen bir geçmişin içinden dramatik ve hazin sonlarıyla bugüne seslenen kahramanları hatırlatır. (Türkeş, 2007: 254).  Romanlarda dile gelen trajik anlatılar, bugünün de sorunsallarının da temelinde yatan konulardır Uzun’a göre. Bütün bu trajik olayları, acıları öfkenin ve kinin diliyle değil; sevginin, aşkın ve  barışın diliyle anlatır romanlarında.
            Mehmed Uzun’un yayınlanan ilk romanı Tu (Türkçe’ye “Sen” olarak çevrilip yayınlanmıştır) bir şehir anlatısıdır. Diyarbakır, şehir olarak romanın da baş kişisidir. Romanda bu kentte yaşananlardan kurulu anlatı, bir yerde Uzun’un sürgüne giderken geride bıraktığı kentin ve bu kentin yaşayanlarının hayatlarını anlatan bir kesittir. Mehmed Uzun’un sürgünlüğe başladıktan sonraki yazdığı ilk romanın Diyarbakır üzerine olması, Diyarbakır’ı başkişi olarak kurgulaması kuşkusuz anlamlıdır. Sürgünlüğünün bittiği ve doğduğu topraklara döndüğünde ilk kez ayak bastığı yerin de Diyarbakır olması bu kanıyı desteklemektedir. Keza ölümünden sonra bu kente gömülmeyi vasiyet etmiş olan Uzun, nihayetinde bu muradına ulaşmıştır. Romanın kurgusu ve olay örgüsünde olmasa da, kente dair anlatıların genelinde sürgünlüğün izlerini bulmak mümkündür. “Diyarbakır var ya bu Diyarbakır, yurdumuzun güzelliğidir, yürek ağarımızdır. Hem yaşama umudumuz, hem beynimizdeki sancımızdır. Acayip bir şehirdir. Kadim ve hünerlidir. Sestir, renktir, aydınlıktır, acıdır, güzelliktir” (Uzun, 2006: 97) biçimindeki ifadeden de anlıyoruz ki, bu aynı zamanda yazarın koparılıp uzaklara savrulduğu bir kente karşı duyduğu özlemi ve hasreti de anlatmaktadır.
            Mirina Kaleki Rind (“Yaşlı Rind’in Ölümü “adıyla Türkçe’ye çevrilmiştir) romanı için  Mehmed Uzun’un kendisini anlattığı yapıt değerlendirmesi yapılmaktadır (Kaya, 2007: 380). Ülkesinden kaçan Kürt Serdar Azad’ın ve Serdar’ın sınırda konaklamak için gittiği köyde karşılaştığı Yaşlı Rind’in kesişen, benzeşen, ayrışan hikayeleri anlatılır romanda. Bir yanda ülkesinden henüz yeni kopmak zorunda kalan Serdar Azad; diğer yanda ise nice ülkeler gezdikten, nice diller öğrendikten sonra bu ıssız sınır köyüne yerleşen dervişin, Yaşlı Rind’in hikayeleri. Kimlikler, aidiyetler, sürgünlükler, göçmenlikler, ülke özlemlerinin dile getirildiği ve Yaşlı Rind’in şiirsel dilinin, ustaca çaldığı kavalından yükselen ezgilerinin yoğunca işlendiği bir yapıttır bu. Yaşlı Rind’le konuşmalarından edindikleriyle, bundan sonraki sürgünlük yaşamına dair güzergahını da belirlemektedir Serdar Azad. Romanda Serdar Azad’ın sürgün olduktan sonraki yıllarda İsveç’e yerleştiği ve yazmaya başladığı bilgisinden ve yine Mehmed Uzun’un da yurt dışına bu bölgeden kaçak olarak önce Suriye ve ardından Avrupa’ya gittiğini bildiğimizden, romanın bir yerde onun kendi sürgünlük anlatısı olduğu da anlaşılmaktadır.
            Mehmed Uzun’un en çok bilinen romanlarından biri olan Siya Evine’de (“Yitik Bir Aşkın Gölgesinde” ismiyle Türkçe’de yayınlanmıştır)  kurgu yine bir sürgünlük anlatısı etrafında örülmektedir. Cumhuriyet’in kuruluşunun ardından Türkiye’den sürgün edilen Kürt aydını Memduh Selim Bey’in yaşamı anlatılmaktadır romanda. Sürgün edildikten sonra doğup büyüdüğü ülkesinin, gençliğini ve okul yıllarını geçirdiği İstanbul’un özlemiyle yaşayan; dönüş umudunu yitirmemek için çırpınan bir Kürt aydınıdır Memduh Selim. Şam’da hayatının tek aşkıyla, “ayın ondördü” Ceylan’ıyla kalmak ya da ülkesinin dağlarında yükselen isyana katılması için yapılan çağrılara katılmak arasında kalan Memduh Selim, ikincisini seçecek ancak her iki seçiminde de yenilecektir nihayetinde. İsyan (Ağrı Dağı İsyanı) kanla bastırılıp yeniden kaçak bir sürgün olarak Suriye’ye döndüğünde sevdiği kızın başka biriyle evlendirilmiş olduğunu öğrenir. Artık tüm savaşları kaybetmiş biridir Memduh Selim. Ülkesi kana bulanmış, dönüş umutları tamamen sönmüşken, aşktan ve sevgiden de dönmemecesine sürgün edildiğini öğrenmiştir. Bundan sonra hayatının son demine değin yalnızlıkla, yurduna ve orada bıraktıklarına, kaybettiği aşkına duyduğu özlem ve hayallerle yaşayacaktır. Roman, Memduh Selim’in bu trajik hayat hikayesinin sonlanmasıyla tamamlanmaktadır.
            Sürgün temasının yoğun olarak işlendiği bir diğer Mehmed Uzun romanı Bira Qedere’dir (“Kader Kuyusu” olarak çevrilip yayınlanmıştır).  Roman, Kürt edebiyatı ve  tarihinin önemli bir figürü olan Celadet Ali Bedirxan’ın yaşamöyküsünü anlatan biyografik bir yapıttır. Celadet Ali, 19. Yüzyılın ortalarında Osmanlı’ya isyan ederek  bir süre Kürtlerin yaşadığı toprakların büyük kısmına hakim olmuş ve Osmanlı’nın isyanı bastırma harekatlarına karşı koyduktan sonra, içeriden bir ihanet sonucunda yenilmiş olan Botan Miri Bedirxan’ın torunudur. İsyan bastırıldıktan sonra Bedirxan’ın tüm ailesi ve kendisi sürgüne yollanmıştır.  Celadet Ali Bedirxan da tıpkı babası gibi, ülkesinden çok uzaklarda, sürgünde doğmuş ve büyümüş bir Kürt aydını, edebiyatçısıdır. 1951’de Şam’da hayata gözlerini yuman Celadet Ali Bedirxan, yaşadığı dönemin Kürt aydınları arasında önemli yeri olan bir Kürt şair, gazeteci, siyasetçi, yayıncı, dilbilimci, direnişçi ve yazardır. Roman, Bedirxan’ın trajik sürgünlüğünü olduğu kadar; dönemi, dünya savaşını, Kürt isyanınlarını, yenilgileri ve yaşanan çaresizlikleri de anlatan tarihsel bir anlatı içermektedir.
            Roni Mina Evine, Tari Mina Mirine (“Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık” olarak Türkçe’de yayınlanmıştır), Mehmed Uzun’un en fazla tartışmalara yol açan romanıdır. Kitabın kahramanlarının sunuluşu ve bunlar arasında kurulan ilişkiler, edebiyattan çok siyasal/ideolojik  bir zeminde tartışmalara yol açmıştır. Romanda az sayıdaki karakterlerden biri olan  kadın direnişçi Kevok’un itirafçı olarak sunuluşu ve onun ordu mensubu bir komutan olan Baz’la kurduğu ilişki, Mehmed Uzun ve yapıtının uzun süre tartışılmasını beraberinde getirmiştir. Romanda Kevok, Büyük ülkenin başkentinde üniversiteyi bitirip Dağlar ülkesindeki direnişçilere katılan sevgilisi Jir’in ardından dağlara çıkar ve  kendisi de onlara katılır. Daha sonra komutanlığını bölgenin efsanevi subaylarından biri olan Baz’ın yaptığı askerlerce ele geçer Kevok ve sorgu sürecinde itiraflarda bulunur. Yaşça kendisinden çok büyük olan ve mutsuz bir evliliğin girdabında bulunan  Baz’la Kevok’un aralarında farklı bir ilişki gelişir ve bunun sonucunda Baz ordu güçlerinden kaçmak zorunda kalır. Kevok’u da yanına alır ve ikisi birlikte bir sahil köyünde saklanırlar. Bu kaçışta Kevok’la kurduğu duygusal ilişkinin yanı sıra, dağlarda süren mücadelenin silahla çözülemeyeceğine dair oluşan inancı da rol oynamaktadır.  Romanın finalinde ise Baz ve Kevok askerlerce ele geçirilip infaz edileceklerdir. Romanın belki de en çarpıcı ve hikayenin başlıca kesişim noktası ise bir yerinden edilme ve sürgünlük olayıdır. Kevok daha henüz bir küçük çocukken ailesi köyünden zorla çıkarılmış ve sürgün edilmişlerdir. Onun Jir’in ardından Dağlar ülkesine gitmesine yol açan tek neden Jir değil, onun bir sürgün çocuğu olması ve bunun büyüttüğü kindir. En trajik olansa, Kevok’u ve ailesini yerinden yurdundan edip sürgüne yollayan askerlerin başında, hayal meyal hatırladığı komutanın bizzat Baz olmasıdır. Romanın ilerleyen kısımlarında, aslında Baz’ın da Kevok’la benzer bir kaderi yaşamış; yani ailesi kıyıma uğramış ve kimsesiz kaldığı için devletçe yetimhanede büyütülüp sonradan orduya subay olarak yetiştirilmiş bir kişi olduğunu öğreniyoruz. Çatışma, sürgün, aşk, ölüm… Roman, Mehmed Uzun’un on yıllardır süren savaşa ve sürgünlere ve ölümlere dair mesajını da yansıtmaktadır: Bu yangın sönsün!
            Mehmed Uzun’un ele alacağımız son yapıtı iki ciltlik Hawara Dicleye romanıdır (“Dicle’nin Yakarışı 1.cilt  ve Dicle’nin Sürgünleri 2.cilt” olarak yayınlanmış, daha sonra “Dicle’nin Sesi” olarak tek kitapta birleştirilerek basılmıştır). Kitap, Mir Bedirhan’ın on altı yaşında tahta çıkışından, sürgüne gidişine ve oradan ölümüne kadar geçen zamanları sese tutkun, sözü mekan bilen Biro’nun dilinden anlatmaktadır. Mezopotamya coğrafyasında yaşayan halkların; Yezidiler, Süryaniler, Araplar, Yahudiler, Nasturiler, Ermeniler, Türkler ve Kürtlerin anlatısı yapılır romanda. Aşklara, imkansızlıklara, çaresizliklere, kırımlara, ihanetlere, dostluklara dairdir dile gelenler. Anlatıcı kör dengbej Biro’nun Ester’le olan kırılmış, çaresiz aşkları da romanın trajik örgüsünü güçlendirmektedir. Romanın ikinci cildi kaybedenlerin hikayelerini anlatır; kanla sulanan toprakları, dünyanın dört bir yanına savrulan insanları, sürgünde boğulan büyük umutları… “Dicle, inle! De haydi Dicle, yenilgini türküsünü söyle, inle! Biz gidiyoruz. Ey Dicle, kırık gönlüm için yeni türküler söyle. Elveda ey Dicle, elveda! Dicle’nin kızıl ve yeşil toprağı elveda! Yer, gök, ay ve güneş elveda! Sesimi terbiye eden, kalbimde çiçek açan, halkı birlikte tutan Dicle elveda!”(Uzun, 2003a: 89-90)

Sonuç
            Modern anlamda Kürt edebiyatına beşiklik eden mekan; siyasal, coğrafi ve tarihsel nedenlerden ötürü, kendi vatanından çok uzakta, Avrupa ülkelerinde olmuştur. Kürtlerin sözlü kültürünün ve dillerinin  gelişkinliğine rağmen, yazınsal alanlarda ortaya konulan ürünlerin nicelik ve niteliksel azlığı da yine bu nedenlerden kaynaklanmaktadır. Ancak son otuz yılda bu konuda kat edilen çok ciddi bir mesafeden söz etmek mümkündür. Bu noktada hayatını ülkesinde baskı, yasaklama ve hapis tehditleriyle dolu olarak geçirmektense sürgünlük yaşamayı tercih ederek Avrupa’ya mülteci olarak gitmiş ve burada ürettiği yapıtlarla Kürt edebiyatına sunduğu katkıları tartışmasız olan Mehmed Uzun’un ayrı bir yeri bulunmaktadır. Modern Kürt romanının öncüsü olarak tanımlayabileceğimiz Uzun, ömrünün son dönemlerini kanser hastalığıyla mücadele içinde geçirmek zorunda kalmasına rağmen, edebiyat alanındaki çalışmalarını ara vermeden sürdürmüş ve ölümüne dek bunun mücadelesini vermiş bir yazardır.
            Mehmed Uzun, kendisinin de bir sürgün edebiyatçısı olmasından da beslenerek, Kürtlerin tarihindeki sürgünlüğün, göçlerin, yersizyurtsuzlaşmanın romanlarını kaleme almıştır. Kişisel yazgısı ile halkının tarihini edebi bir sentez olarak bütünleştirmiş ve bu konuda birçok eser ortaya koymuştur.
            Kuşkusuz böylesine dar kapsamlı bir çalışmada Uzun’un edebiyat anlayışı ve yapıtlarını edebi bir süzgeçten geçirerek değerlendirmenin imkanı bulunmamaktadır. Bu konuda çok daha uzun erimli ve detaylı bir inceleme yapma gereği açıktır. Ancak onun bir edebiyatçı olarak sürgünlük adına yaşadıkları, kaleme aldıkları ve belli yapıtlarındaki sürgünlük izleklerine işaret etmek gibi bir gaye edinen bu çalışma, Mehmed Uzun ve onun yapıtlarını anlama konusunda sadece bir ön giriş olarak kabul edilebilir.
  

KAYNAKÇA
Ahmedzade, Haşim (2004), Ulus ve Roman, Peri Yayınları, İstanbul.
Akay, Ali (1996) “Sürgün Kimliği”, Sürgün Edebiyatı Edebiyat Sürgünleri içinde (der) Andaç, F., Bağlam Yayınları, İstanbul.
Fırat, Nuri (2004) “Toplumsal Durum Karşısında Edebiyat”, Vesta Dergisi, Sayı 2, Aram Yayınları, İstanbul.
Kaya, Ferzende (2007) Uzun Roman: Mehmed Uzun Portresi, Alfa Yayınları, İstanbul.
Said, Edward (1996) “Entelektüel Sürgün: Göçmenler ve Marjinaller”, Sürgün Edebiyatı Edebiyat Sürgünleri içinde (der) Andaç, F., Bağlam Yayınları, İstanbul.
Türkeş,  A.Ömer (2007) “Mehmed Uzun’un Önemi”, Uzun Roman: Mehmed Uzun Portresi içinde (der) Kaya, F., Alfa Yayınları, İstanbul.
Tüzün, Özgür (2004) “Yabancılaşma ve Edebiyat”, Vesta Dergisi, Sayı 3-4, Aram Yayınları, İstanbul.
Uluçay, Ömer (2005) Mehmed Uzun Kitabı, Yom Yayınları, Şanlıurfa.
Uzun, Mehmed (1996) “Bir Hüzündür Ayrılık”, Sürgün Edebiyatı Edebiyat Sürgünleri içinde (der) Andaç, F., Bağlam Yayınları, İstanbul.
         ---            (2003a) Dicle’nin Sürgünleri, Dicle’nin Sesi 2, İthaki Yayınları, İstanbul.
         ---            (2003b) Yitik Bir Aşkın Gölgesinde, Gendaş Kültür Yayınları, İstanbul.
         ---            (2004) Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık, Gendaş Kültür Yayınları, İstanbul.
         ---            (2006a) Bir Dil Yaratmak, İthaki Yayınları, İstanbul.
         ---            (2006b) Kürt Edebiyatına Giriş, İthaki Yayınları, İstanbul.
         ---            (2006c) Zincirlenmiş Zamanlar Zincirlenmiş Sözcükler, İthaki Yayınları, İstanbul
         ---            (2006) Sen, İthaki Yayınları, İstanbul.
         ---            (2006) Dicle’nin Yakarışı, Dicle’nin Sesi 1, İthaki Yayınları, İstanbul.
         ---            (2006) Kader Kuyusu, İthaki Yayınları, İstanbul.
         ---            (2006) Yaşlı Rind’in Ölümü, İthaki Yayınları, İstanbul.


[1] Kürt halk ozanlarına verilen ad.(Deng: ses, Bej: söylemek anlamına gelir.) Anadolu’da da var olduğu bilinen, köy köy gezip şarkı söyleme ekolünün Kürtlerdeki biçimidir. Sözlü kültürün temel taşıyıcıları olan dengbejler, enstrüman kullanmadan, saf insan sesiyle klam ve stranlarını söylerler.
[2] Sürgün edebiyatına ve edebiyatçılarına dair geniş bir çalışma için Bknz: Sürgün Edebiyatı Edebiyat Sürgünleri (1996), Derleyen;Feridun Andaç, Bağlam Yayınları, İstanbul.

1 yorum: